Tarih aynasında iskeletimizi görmeye var mıyız? Osmanlı’nın tasfiyesi düşüncesi nasıl oluştu?

04:0026/01/2026, الإثنين
G: 26/01/2026, الإثنين
Yasin Aktay

I. Dünya Savaşı sonrası işgal edilen Osmanlı toprakları üzerinde kurulan Arap (kılıklı) devletlerin hepsinin milli kimliği kendilerini işgal eden ülkelere bir karşıtlık yerine Türk karşıtlığı üzerine kuruldu. Esasen halihazırda onları işgal etmiş, sömürmekte ve ezmekte olan devletlere karşı hiçbir husumete yer vermeden 400 yıl boyunca yönetimi altında güvenle, huzurla yaşadıkları Osmanlı’yı kendilerine daha uzak, daha düşman bellemeleri tarihin gerçeklerine uymuyordu, ama onlara dayatılan milli

I. Dünya Savaşı sonrası işgal edilen Osmanlı toprakları üzerinde kurulan Arap (kılıklı) devletlerin hepsinin milli kimliği kendilerini işgal eden ülkelere bir karşıtlık yerine Türk karşıtlığı üzerine kuruldu. Esasen halihazırda onları işgal etmiş, sömürmekte ve ezmekte olan devletlere karşı hiçbir husumete yer vermeden 400 yıl boyunca yönetimi altında güvenle, huzurla yaşadıkları Osmanlı’yı kendilerine daha uzak, daha düşman bellemeleri tarihin gerçeklerine uymuyordu, ama onlara dayatılan milli eğitimin ideolojik muhtevası buydu: Osmanlı ve Türkler onların topraklarında 400 sene boyunca sömürgeci-işgalci olarak durmuştur ve iyilik adına hatırlanacak hiçbir miras bırakmamıştır.

Tabii bu anlatı Arap halklarının her gün yaşadıkları gerçeklere uymuyordu, Arap maşeri vicdanının kabul edebileceği bir anlatı değildi bu tabi. O yüzden Arap halklarının hafızası ile çocuklarına okullarda, kendilerine de her gün gazetelerde ve yayınlarda devletlerinin anlattıkları tamamen farklıydı. Arap Baharı süreci aynı zamanda Arap halklarının aradan kendilerine dayatılan anlatıları atıp Türklerle buluştukları bir süreci ifade ediyordu.

SURİYE’DE yaşanan halk devriminin ardından geçtiğimiz günlerde yeni Suriye yönetimi yüz yıldır resmi olarak kutlanmakta olan ŞEHİTLER GÜNÜNÜN KALDIRILDIĞI VE ARTIK KUTLANMAYACAĞI DUYURULDU. Şehitler günü Şam’daki Merce Meydanı (Marjeh) ve Beyrut’taki Burc Meydanı’nda Cemal Paşa’nın talimatıyla idam edilen Suriyeli-Lübnanlı Arap aydınlarının anıldığı bir resmi gündü. Bu duyuru aynı zamanda bugünün ardındaki anlatıya hiçbir şekilde prim verilmediğini söylerken Türklere de eski Arap milliyetçisi bakış açısıyla bakılmayacağını duyuruyordu.


SURİYE’DE ŞEHİTLER GÜNÜNÜN KALDIRILMASI: OLMASI BEKLENEN ŞEYDİ BU

Daha önce de Suriye milli eğitim müfredatında Türkler aleyhine eskiden var olan bütün anlatı ve söylemlerin ayıklandığı duyurulmuştu. Yeni Suriye yönetiminin Türkiye’ye ve Türklere dostane yaklaşımının bir ifadesi bu tabi. Ancak Cemal Paşa’nın veya genel olarak İttihat ve Terakkici subayların Suriye ve Lübnan’daki faaliyetleri ve siyasetini Türklerle araya bir fitne olmasın diye Suriyelilerin gündeme getirmemeleri onlar açısından asil ve olumlu bir jest olsa da bu, tarihin gerçeğini değiştirmiyor. Tarihin gerçeği Araplarla Türkler arasına aşılmaz duygusal mesafelerin oluşturulmasının 1. Dünya Savaşının çok öncesinden başlayan bir Masonik İttihat Terakki ve Jön Türk projesi olduğudur. Tabi onların da kimin nasıl bir projesi olduğu yaptıkları işlerin günün sonunda kime yaradığından anlaşılıyor.

Cemal Paşa’nın Suriye’de Arap topraklarında özellikle Türkçe konuşmaya zorlaması, katı merkezi politikalar takip etmesi ve kendisine gelen yanlış istihbaratların önünü arkasını sorgulamadan Arap aydınlarını ve ileri gelenlerini arkalarındaki toplumsal kesimleri aşağılarcasına asması fiilen Türklere karşı zaten bir fitne olarak aynı eller tarafından yakılmaya çalışan Arap milliyetçiliğini körüklemiştir. Yani Arap milliyetçiliğinin ve varsa bir Arap ihanetinin en büyük sorumlusu bu uygulamalar olmuştur. Buna rağmen Osmanlı ve Türk karşıtlığı zannedildiği kadar geniş bir taban bulmamış, aksine Osmanlı’nın çöküşünde Osmanlı subaylarının rolünün karşısında bu ihanetlerin esamisi bile okunamaz.


“BİZDEN OLMAYAN TOPRAKLAR” NOKTASINA NASIL GELDİK

Daha önce de yazdık, Araplarla Türkler arasına duygusal ve kimliksel mesafeler koyma girişimleri onun Cemal Paşa’nın bu uygulamalarından bile çok önce, hatta 1. Dünya Savaşından da yıllar önce başlamıştı. Belki o zihniyet dönüşümünü Cemal Paşa ve arkadaşlarının uygulamaları ile birlikte, birbirini tamamlayan adımlar olarak düşünmek, Osmanlı’nın nasıl çöktüğünü anlamak açısından çok daha isabetli olur.

Tam da petrol sahalarının keşfedildiği dönemlerde, ortalıkta henüz yıkılmış bir Osmanlı yerine bilakis bütün kurumlarıyla iyi-kötü ayakta duran bir devlet varken, bu bölgelere “bizden olmayan topraklar” şeklinde bakmamızı gerektiren zihinsel dönüşüm nasıl yaşanmıştır ve neden tam da bu zamanda yaşanmıştır? Daha önce bu bölgelerin petrolü yokken, İngilizler, Fransızlar bu bölgelere göz dikmemişken, hatta buraları yönetmek daha fazla bedel ödemeyi gerektirirken hiç buralar “bizden olmayan topraklar” olarak görülmemişken şimdi böyle görülmesinin açıklaması kendi içinde değil midir?


“OSMANLI’NIN TASFİYESİNİ DÜŞMANA BIRAKMAMAK LAZIM” PEKİ AMA NEDEN?

Önceki yazılarda Falih Rıfkı Atay’dan 1906-8 arası dönemlerde Osmanlı subaylarının kendi aralarında nasıl tartıştıklarına dair anekdotlar aktarmıştım. O anekdotlardan birinde Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı ve bu tartışma ortamlarında hep yanında bulunmuş olan Ali Fuat Cebesoy’a da bir atıf vardı. “Sınıf Arkadaşım Atatürk: Okul ve Gençlik Subaylık Hatıraları” (İnkılap ve Aka, 1967) başlıklı kitabında Misak-ı Milli’nin kapsadığı sınırlara “çekilme” fikrinin ta o zamanlarda nasıl oluştuğu bütün detaylarıyla şöyle anlatılıyor:

“Nüfusun yarısı Türk olmayan ve halbuki geniş bir saha işgal eden devletin bütün ağırlığı ve müdafaası Türkün omuzlarına yükletilmiş, Hıristiyan azınlıklar ise, yalnız kendi çıkarlarını sağlamakla kalmıyorlar, komşu ve aynı ırktaki devletlerle birleşmek için fırsat kaçırmak istemiyorlar. Geriye kalan Türkler ve Araplar, ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri haline getirilecek, Türk’ten başka olan unsurlar, düşman devletlerinin tarafını tutacaklar. Şu halde devlet gövdesinin çökmesiyle hasıl olacak enkazın altında ezilip perişan olmak mı, yoksa çoğunluğu Türk olan milli- bir sınıra çekilerek burasını mı savunmak daha doğru ve hayırlı olacak? Ben, selâmeti ikinci fikrin tatbik edilmesinde görüyorum.

Mustafa Kemal’in bu sözlerinde çıkan mânâ şu idi: Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiyesi işi, Türkün aleyhinde olarak düşmanlarımıza bırakılmamalıdır. Bir ihtilâl sonunda işbaşına geleceği anlaşılan Meşrutiyetçilerin kuracağı idare, cesur bir kararla tasfiye işini kendisi yapmalıdır. Selâmet yolu budur.

Peki, bu tasfiye işini nasıl yapmalıydı? Mustafa Kemal şöyle düşünüyordu:

Rumeli’de Doğu ve-Batı Trakya bizde kalacak. Edirne’nin kuzey hudutları Bulgaristan aleyhine düzeltilecek, Arnavutluk, Avusturya-Macaristan, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan Osmanlı başkanlığında İstanbul’da toplanacak bir konferansta milliyet çoğunluğu prensibine dayanılarak Osmanlı Rumeli kıtasının Doğu ve Batı Trakya’dan başka kısımları yukarıda adları geçen devletlere bırakılacaktı. Arnavutluk bağımsız olacak, Bosna-Hersek Sırbistan’la Avusturya –Macaristan arasında âdilâne bir surette taksim edilecekti. Anadolu sahilerîne yakın olan, adalar yeni Türkiye devletinde kalacak, diğerleri Yunanistan’a verilecekti. Güney hudutlarımız Hatay, Halep ve Musul vilâyetlerini içine alacak, diğerleri Araplara terkedilecekti. Anadolu’nun doğu ve doğu kuzeyinde bir değişiklik olmayacaktı. Yeni Türkiye içinde kalacak olan Rum, Bulgar ve Sırp azınlıkları dışarıda kalan Türklerle mübadele edilecekti” (Cebesoy, ss. 116).

Uzun bir alıntı oldu biliyorum, ama bir tarihi olayı bütün açıklığıyla yansıtmak açısından çok önemli bence. Bu ifadeleri okuyunca akla tabii ki çok daha fazla soru üşüşmemesi mümkün değil. Demek ki Misak-ı Milli mecbur kaldığımız bir sınır veya bir varoluş iradesi değil, çok önceden düşünülmüş, planlanmış bir çekilme iradesi, Osmanlı’nın düşmanlara bile bırakılmaması gereken bir “tasfiyesi” işlemi midir? Düşmanlara bırakılmaması gereken tasfiye için savaşa giriştiğimiz düşmanlarla ne alıp veremeyeceğimiz vardı ki yüzbinlerce Türk evladı şehit verildi?


DÜN İHANET OLARAK GÖRÜLEBİLECEK OLAN BUGÜN NASIL GÖRÜLÜR

Daha 1906-8 yıllarında ortalıkta savaş bile yokken Osmanlı ülkesinin tasfiyesini düşünen Osmanlı subayları, böyle bir fikrin neye karşılık geldiğinin aslında çok iyi farkındalar. Bugün bize çok anormal gelen fikrin o zaman da normal geldiğini kimse düşünmemeli. Nitekim şöyle Cebesoy Mustafa Kemal’e atfen şöyle bir açıklamayla devam ediyor:

“Biliyorum, diyordu. İleriyi görmek istemeyenler, İmparatorluktan toprak fedakârlığı yapılmasını hoş karşılamayacaklar, hattâ bizi ihanetle itham edecekler olacaktır. Biz buna rağmen, görüşlerimizin Meşrutiyet sonrası için bir program haline getirilmesini sağlamalı ve onu gerek Merkezi Umumî’de ve gerekse arkadaşlar arasında şiddetle müdafaa etmeliyiz.”

(Cebesoy, 117.

Peki şimdiki vatan tasavvurumuzla, devletine, milletine sadık vazife şuuruyla bu analizleri, bunlardan yola çıkan bir mücadeleyi kimin hanesine nasıl yazar, nasıl yorumlarız? Aynada iskeletimizi görmeye var mıyız, onunla yüzleşmeye hazır mıyız?

#Tarih
#Politika
#Osmanlı
#Yasin Aktay