
Atlantik’te artık sıcak sözler değil, soğuk çıkarlar duyuluyor. NATO ile AB aynı fırtınanın içinde. Washington yükü bırakıyor, Avrupa karar vermek zorunda. Ya güç siyasetine uyum sağlayıp yeniden şekillenecekler ya da çözülerek tarihin dipnotuna dönüşecekler. Eski konfor bitti, şimdi ayakta kalma zamanı.
ABD Başkanı Donald Trump ikinci döneminde artık bir anomaliden ziyade bir stratejiye işaret ediyor; Atlantik ittifakını dönüştürmek, Avrupa’yı hizaya sokmak ve liberal uluslararası düzenin yerine çıkar temelli, medeniyet vurgulu yeni bir blok inşa etmek. Münih Güvenlik Konferansı bir yıl arayla bu stratejinin vitrini oldu. Gözyaşlarının ardından gelen maskeli diplomasi, sıcak el sıkışmalar ve “ortak kader” vurgusu eşliğinde verilen mesaj net. Ya Washington’un yeni dünya tasarımına katılırsınız ya da kendi başınızın çaresine bakarsınız. Bu yazıda da, Trump yönetiminin dünya görüşü çerçevesinde kışkırtıcı ve zihin egzersizi olacak bir soruyu gündeme getireceğim, “Önce NATO mu yoksa Avrupa Birliği mi dağılacak?” Hepimizin gözü önünde yaşananlar, bu sorunun zemininin olduğunu gösteriyor.
MÜNİH’TEKİ YUMUŞAK TON, SERT İÇERİK
Trump’ın “Ulusal Güvenlik Danışmanı” unvanını da taşıyan, Latin Amerika’daki ABD müdahaleciliğinin mimarı olarak değerlendirilen, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kürsüde Avrupa ile Amerika’nın “birlikte ait olduklarını” söylerken alkış aldı. Elbridge Colby ise daha teknik bir dille Avrupa’nın savunma yükünü üstlenmesi gerektiğini vurguladı. Geçen yıl ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Avrupa demokrasilerine dönük sert eleştirileriyle yaşanan şokun ardından bu yıl “yetişkinlerin” gönderildiği yorumları yapıldı. Ancak ton değişmiş olsa da içerik değişmedi. ABD’nin mesajı, “NATO bir sigorta poliçesi değil, bir yük paylaşım mekanizmasıdır. Avrupa zengin, o halde konvansiyonel savunmanın liderliğini üstlenmeli. ABD ise enerjisini Çin’e, Pasifik’e ve iç dönüşümüne ayıracak” oldu. Rubio’nun konuşmasında “Hristiyan değerler”, “medeniyet bağları”, “göç krizi” ve “sanayisizleşme” gibi temaların öne çıkması tesadüf değil. Bu, MAGA ideolojisinin yumuşatılarak servis edilmesiydi. Avrupa’nın liberal elitlerine “eski dünyanın geride kaldığı” daha sert bir mücadelenin başlayacağı ve burada taraf olmazlarsa bertaraf olacaklarıydı.
ATLANTİK’İN İKİYE BÖLÜNMESİ
Trump’ın yaklaşımı “Donroe Doktrini” olarak belirtildi. Monroe Doktrini’nin güncellenmiş, Atlantik versiyonu. Doğu ve Batı yeniden tanımlanıyor. ABD, Batı’nın lideri olarak kalmak istiyor ama bedelini ödemek istemiyor. Avrupa’ya ise “Kendi mahallesinin güvenlik bekçisi” rolü biçiliyor. ABD, Avrupa’yı ikiye ayırma sinyali de veriyor. Savunma harcamalarını artıran “iyi müttefikler”, ABD’nin dünya görüşüne uyum sağlayabilenler ve geri kalanlar. Almanya ve Norveç gibi ülkeler övgü alırken, daha az katkı sunanlar dolaylı baskı görüyor. Bu, NATO’nun kolektif savunma ruhunu aşındırabilecek bir ayrıştırma stratejisine işaret ediyor. NATO tarihsel olarak ABD liderliğinde şekillendi. Ancak bugünün sorusu, ABD’nin liderliği, yük paylaşımı şartına bağlandığında bu yapı ne kadar sürdürülebilir? Eğer Washington gerçekten Avrupa’nın savunmasını büyük ölçüde Avrupa’ya bırakırsa, NATO iki yoldan Avrupalılaşma ya da İçi Boşalma süreçlerinden birine girecek. Birinci yol, Avrupa ülkeleri savunma harcamalarını ciddi biçimde artırır, komuta-kontrol kapasitesini güçlendirir ve ABD’yi tamamlayıcı ama belirleyici olmayan bir aktöre dönüştürecek süreç. İkinci yolda ise Washington’ın siyasi iradeyi geri çekmesi ve Avrupa’nın ortak strateji geliştirememesi halinde, NATO kâğıt üzerinde kalma tehdidi ortaya çıkacak. Trump yönetiminin “esnek realizm” söylemi, ittifakın normatif temelinden çok, güç ve çıkar dengesine dayalı bir yapıya evrileceğini gösteriyor. Bu, küçük ve orta ölçekli müttefikler için alarm zillerinin çalması demek. Rubio’nun Münih çerçevesinde düzenlenen Ukrayna oturumuna katılmayarak, Avrupa ülkelerini masada baş başa bırakması çok açık bir mesajdı.
ULUSAL EGEMENLİK GERİ Mİ DÖNÜYOR?
Avrupa Birliği için tablo daha da karmaşık. Trump’ın Brüksel’e mesafeli duruşu, AB karşıtı partilere verdiği açık veya örtük destek ve İtalya, Polonya, Macaristan, Slovakya gibi ülkelerle ikili ilişkileri öne çıkarma stratejisi, Birlik içindeki fay hatlarını derinleştiriyor. Washington’ın mesajı net: “Brüksel ile değil, başkentlerle konuşuruz.” Bu yaklaşım, AB’nin yetki devri ve ortak politika üretme kapasitesini zayıflatabilir. Ulusal egemenlik vurgusunun yükselmesi, özellikle göç, enerji ve savunma politikalarında Brüksel’in elini zayıflatır. Eğer büyük üyeler -Almanya ve Fransa- ekonomik sıkıntılar ve iç siyasi baskılarla boğuşurken savunma entegrasyonunu derinleştiremezse, AB’nin jeopolitik aktör olma iddiası ağır darbe alır. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, “Trump AB’yi parçalamak istiyor” vurgusunun altı anlaşıldığı kadarıyla boş değil. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen’in geçen hafta katıldığı bir programda, AB içerisinde üretilen politikaların uygulanmasında “oy birliği kuralının” oluşturduğu engellerden yakınıp, 2027 başında “çok vitesli” Avrupa’ya geçişin işaretlerini vermesi, Birlik’in hem ABD hem de Çin’den gelen baskı karşısında daha ne kadar dayanabileceği sorusunu da beraberinde getirdi.
AVRUPA’NIN STRATEJİK AÇMAZI
Emmanuel Macron daha kapsayıcı bir Avrupa savunmasından söz ediyor. Friedrich Merz “daha Avrupai bir NATO” çağrısı yapıyor. İngiltere Başbakanı Keir Starmer ise Brexit sonrası dönemde kıta ile daha yakın ilişkiler kurma arzusunu dile getiriyor. Ancak niyet ile kapasite arasında uçurum var. Avrupa savunma sanayii parçalı, bütçeler kısıtlı, kamuoyları savaş yorgunu. ABD olmadan caydırıcılık ne kadar gerçekçi? Nükleer şemsiye olmadan Doğu Avrupa ne kadar güvende hisseder? Trump yönetimi tam da bu soruları Avrupa’nın önüne koyuyor: Kendi güvenliğinizi finanse etmeye hazır mısınız? Hazır değilseniz, Washington’ın önceliklerine itiraz etme lüksünüz var mı?
MEDENİYET SÖYLEMİ CEPHESİ
Rubio’nun Münih’teki konuşmasında “medeniyet” vurgusu Avrupa derin siyasetine bir mesajdı. Bu, sadece jeopolitik değil, ideolojik bir meydan okuma. Göç, kimlik, ifade özgürlüğü ve iklim politikaları gibi alanlarda ABD iç siyasetindeki kültür savaşlarının Avrupa’ya taşınması ihtimali, transatlantik hattı daha da gerebilir. Trump’ın Avrupa’yı “daha beyaz” ve “daha sağ eğilimli” görmek istediği net. Washington’ın bazı başkentlerle kurduğu yakın ilişkiler bu algıyı besliyor. Eğer ABD, AB içindeki aşırı sağ partilerle daha sıkı bağlar kurarsa, bu doğrudan Brüksel’in meşruiyetini hedef alan bir strateji olarak okunabilir.
YENİ MİNİ - İTTİFAKLAR MI?
Trump’ın blok içindeki bazı ülkelerle ikili iş birliğini öne çıkarma stratejisinin, AB’nin ortak dış politika üretme kapasitesini saf dışı bırakmaya yönelik olduğu görülüyor. İtalya, Polonya ve Avusturya gibi ülkelerle geliştirilecek özel savunma ve enerji anlaşmaları, AB içinde çok vitesli bir Avrupa’yı hızlandırabilir. Bu durumda Brüksel merkezli entegrasyon yerine, Washington destekli gevşek bir egemen devletler ağı ortaya çıkabilir. Bu, AB’nin federalist vizyonuna açık bir meydan okuma.
ÖNCE HANGİSİ DAĞILIR?
NATO ve AB’nin kısa vadede dağılma ihtimali düşük görülse de ikisi de net bir biçimde dönüşecek. Kritik soru: Bu dönüşüm kontrollü mü olacak, yoksa krizler zinciriyle mi oluşacak? NATO, ABD’nin geri çekilmesi ve Avrupa’nın yetersiz koordinasyonu halinde işlevsizleşebilir. AB ise iç siyasi bölünmeler ve egemenlik geri çağrılarıyla stratejik felç yaşayabilir. Trump’ın stratejisi, her iki yapıyı da baskı altına alarak yeniden şekillendirmeye dayanıyor.
ESKİ KONFORDAN ESER YOK
Münih’te alkışlanan cümleler ile koridorlarda fısıldanan endişeler arasındaki mesafe, transatlantik ilişkinin özeti: Sıcak sözler, soğuk hesaplar. Trump yönetimi Avrupa’ya şunu söylüyor, liberal hayaller dönemi bitti. Güç, egemenlik ve çıkar zamanı. Avrupa ise ya kendi savunmasını ve siyasi birliğini derinleştirerek eşit ortak olacak ya da Washington’ın belirlediği çerçevede ikincil bir aktöre dönüşecek. “Önce NATO mu yoksa AB mi dağılacak?” sorusu farklı şekilde de sorulabilir. Hangisi yeni güç siyasetine daha hızlı uyum sağlayacak? Çünkü uyum sağlayamayan yapı çözülür. Münih’te verilen ana mesaj da artık kimsenin eski düzenin konforuna güvenemeyeceği…










