
Türkiye, yalnızca sahada elde ettiği başarılarla değil, terörizmin değişen karakterine karşı geliştirmekte olduğu stratejik farkındalıkla da öne çıkmaktadır. “Terörsüz Türkiye” ideali, salt fiziki tehditlerin bertaraf edilmesiyle değil, aynı zamanda terörün düşünsel, kültürel ve simgesel düzlemlerdeki varlığının çözülmesiyle mümkün olacaktır.
Terörsüz Türkiye süreci ve bu süreç neticesinde PKK terörünün sonlandırılması meselesi, Türkiye açısından büyük bir dönüm noktasını ifade etmektedir. Zira Türkiye, yaklaşık yarım asırdır siyasi, ekonomik ve toplumsal maliyete, bunların da ötesinde on binlerce vatandaşının canına mal olan en büyük sorununu çözebilmek adına güçlü bir adım atmaktadır. Bu adımın başarıyla sonuçlanması, Türkiye’nin kendine koyduğu hedeflere ulaşma ve “Türkiye Yüzyılı” vizyonunu gerçekleştirme yolunda en önemli aşamanın tamamlanması anlamına gelecektir.
Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda terör gibi oldukça karmaşık bir sorunun kalıcı çözümü ve nihayetinde sürecin başarıya ulaşması doğal olarak birçok dinamiğe bağlıdır. Bugün süreç her ne kadar güvenlik perspektifiyle ve politik araçlarla öncelense de meselenin toplumsal dinamikleri göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla mesele daha geniş bir perspektiften ele alınmalıdır.
Günümüzde terör olgusu, geleneksel silahlı mücadele parametrelerinin ötesine geçerek teknolojik, psikolojik ve sembolik boyutlar kazanmıştır. Küreselleşmenin karmaşık ağları içinde şekil değiştiren bu tehdit, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda toplumsal zemin ve kolektif bilinçte de varlık gösteren bir meydan okumaya dönüşmüştür. Dolayısıyla terörle mücadele ve sorunun çözümü yalnızca geleneksel yöntem ve yaklaşımlarla mümkün değildir. Bugünün çok katmanlı ve karmaşık yaşamında birey ve toplumların algı, kabul ve yaklaşımları terörle “pozitif mücadele” ihtiyacını da beraberinde getirmektedir.
POSTMODERN DÖNEMİN KARMAŞIK FENOMENİ
Günümüzde terörün, geleneksel yapı ve yöntemlerinden radikal bir şekilde uzaklaştığını, ontolojik statüsünün kökten dönüştüğünü ve daha karmaşık bir yapıya büründüğünü söylemek mümkündür. Teknolojik gelişmeler, küreselleşme, iletişim ağları ve değişen konjonktür terörizmin yapısını da yeniden şekillendirmektedir. Bu durum elbette terörle mücadelenin de genişlemesi ve çeşitlenmesiyle sonuçlanmıştır.
Özellikle “postmodern” dönemde terör, yalnızca silahlı çatışma ve doğrudan fiziksel şiddetle sınırlı bir olgu olmaktan çıkarak çok katmanlı, ideolojik, kültürel ve medyatik boyutlarıyla ele alınması gereken karmaşık bir fenomen haline gelmiştir. Söz konusu dönemde terör, yalnızca belirli örgütlerin şiddet eylemleriyle sınırlı olmayan; aynı zamanda küresel güç ilişkileri, kimlik politikaları, medya ve daha birçok hususla iç içe geçmiş bir yapıya bürünmüştür.
Dolayısıyla postmodern bağlamda terör, sembolik düzlemde işleyen, medya yoluyla çoğaltılan ve toplumsal hafızayı biçimlendiren bir unsur olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Bundan hareketle birçok çağdaş düşünürün terörün yapısal özelliklerini daha geniş ve derinlikli bir perspektifle ele aldıkları değerlendirmeler, düşünülmeyi ve tartışılmayı bugün daha fazla hak etmektedir. Bu doğrultuda söz konusu düşünürlerin terörizmi hem güvenlik bağlamında hem de kültürel, söylemsel ve yapısal eksenlerde analiz ederek, söz konusu olgunun siyasal ve toplumsal etkilerini daha geniş bir teorik çerçevede tartışmaları, bugünü anlamak açısından önemlidir.
Nitekim bu düşünürlerden biri olan Jean Baudrillard, terörün viral niteliğine dikkat çekmiştir. Ona göre terör modern dünyanın ve sisteminin içine işlemiş, onunla birlikte evrilen ve ona içkin olan viral bir olgudur. Bu haliyle Baudrillard, terör ve virüs arasında bir analoji kurmaktadır. Bu analoji, terörün doğasını ve işleyiş biçimini açıklamak için merkezi bir rol oynamaktadır.
HIZLA YAYILAN BİR VİRÜS
Baudrillard’a göre terörizm tıpkı virüsler gibi her yerdedir ve her an harekete geçmeye, kendini etkinleştirmeye hazırdır. Virüs benzetmesiyle terörün dışarıdan gelen bir tehdit olmaktan ziyade içkin veya yerleşik bir husus olarak görülmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır. Ayrıca terörün virüs gibi merkezsiz, sınır tanımayan bir yapısı olduğunu ifade etmektedir. Bu konuda Byung Chul Han’ın Baudrillard yorumu oldukça açıklayıcıdır. Han, Baudrillard’ın “düşmanlık soykütüğü”ne göre düşmanın ilk aşamada bir “kurt” olarak meydana çıktığını belirtir. Kurt, mücadele yöntemi belirli olan, dışarıdan gelen bir tehdittir. Bu saldırgan tehdide karşı duvarlar inşa edilerek yabancı düşmandan korunmak mümkündür. Bir sonraki aşamada ise düşman “fare” biçimini almaktadır. Yer altında iş gören bu düşmanla ancak çeşitli tuzaklar ve hijyenik araçlarla mücadele edilebilir. Üçüncü aşamada düşman artık “böcek” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ise daha yayılımcı, mücadelesi güç bir durumu ifade etmektedir. Son olarak dördüncü aşama “virüs” merhalesidir. Bu haliyle, düşman artık dışsal niteliğinden sıyrılmıştır, hayaletvari bir biçimde çatlaklara nüfuz edebilen bir niteliğe sahiptir.
Bu noktada Baudrillard’a göre virüs merhalesindeki düşman, terörün kendisidir. Terör de tıpkı bir virüs gibi, geleneksel çatışma biçimlerinin ötesine geçerek kendini göstermektedir. Bulaşma yoluyla, zincirleme reaksiyonla işlemektedir. Bu durum onun sadece fiziksel bir saldırı olmadığını, aynı zamanda psikolojik, sembolik ve toplumsal düzeyde yayılan bir etki mekanizması olduğunu göstermektedir. Bu haliyle postmodern terör, sınırları bulanıklaşan ve etkisi mekânla sınırlı olmayan bir fenomen halini almıştır. Artık terör, yalnızca silahlar ve fiziksel saldırılar üzerinden değil; medya, sanat, kültürel temsiller aracılığıyla dolaşıma giren imgeler ve anlatılar üzerinden varlığını sürdürebilmektedir. Bu dönüşüm, klasik güvenlik paradigmasının ötesinde düşünsel ve kültürel araçlarla analiz edilmesi gereken bir sürece işaret etmektedir.
MÜCADELENİN İKİ AKSI
Yaşanan bu paradigma değişimi terörle mücadelenin de genişletilmesi ve farklı araçlar üzerinden işletilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda terörle mücadeleyi, barış teorisyeni Johan Galtung’un negatif ve pozitif barış mefhumlarından mülhem, negatif ve pozitif mücadele olmak üzere iki eksen üzerinden ele almak mümkündür. Negatif mücadele kavramı, terörle mücadelenin en geleneksel ve doğrudan yöntemidir. Askeri operasyonları içeren bu mücadelede hedef veya hedefleri etkisiz hale getirmek birincil amaçtır. Çoğu zaman belirli bir alanın teröristlerden arındırılması veya korunmasına yöneliktir. Terörle mücadele dendiğinde akla ilk gelen şey, genellikle “failin etkisizleştirilmesi”ni esas alan negatif mücadele olmaktadır.
Terörle mücadelenin vazgeçilmez unsuru olmakla birlikte negatif mücadele terörün tamamen ortadan kaldırılması noktasında tek başına yetersiz kalabilmektedir. Bu durumda “pozitif mücadele” ile tamamlanması elzemdir. Pozitif mücadele, terörün değişen ontolojisine uyum sağlayarak yeni bir anlatı inşa eden; terörün kültürel, toplumsal ve psikolojik boyutuna yönelik uzun vadeli, yapıcı ve dönüştürücü bir stratejiyi ifade etmektedir. Bu noktada belirtmek gerekir ki “negatif” ve “pozitif” ifadeleri, mücadelenin kendisine ilişkin herhangi bir normatif yargı içermemektedir. Bir başka deyişle kavramların kendisi olumlu veya olumsuz bir içeriğe sahip değildir. Bu ayrımın temelinde yatan kriter, değer yargıları değil; mücadele biçimlerinin niteliği ve hedeflediği dönüşümün yönüdür. Bahsi geçen mücadele türlerinden ilki “etkisiz hale getirme, yok etme, bastırma” gibi amaçlar taşıdığı için “negatif”, ikincisi ise çeşitli alanlarda yeni bir anlatı ve inşa içerdiği, üretken bir nitelikte oluğu için “pozitif” olarak adlandırılmıştır.
Terörün tamamen ortadan kaldırılması bu iki mücadelenin bir arada yürütülebilmesine bağlıdır. Terörün değişen ontolojik yapısı, askeri ve operasyonel mücadelenin yanında semiyotik bir inşa için çaba sarf edilmesini de zorunlu kılmaktadır. Pozitif mücadele, yalnızca terörizmin fiziksel etkilerini değil, onun toplumsal zemindeki karşılığını ve sembolik düzlemdeki etkilerini de hedef alan kapsayıcı ve daha önemlisi tamamlayıcı bir stratejidir. Bu bağlamda ideolojik temsillere, medya anlatılarına, kültürel kodlara ve toplumsal duygulara odaklanmaktadır. Yalnızca terörün kendisiyle değil, teröre zemin hazırlayan şartlar ve unsurlarla da mücadeleyi içermektedir. Zygmunt Bauman, modern çağda anlamların çözülmeye yüz tuttuğunu, sabit değerlerin buharlaştığı bir dönem olduğunu ve bu ortamın, terörün anlam boşluklarını doldurarak toplumsal aidiyet üretebilmesi için elverişli bir zemin sunduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla terörle mücadelede, anlatı, anlam ve aidiyet inşasının önemi oldukça kritiktir.
Terörün aynı zamanda duygusal bir karşılığının olduğunu da hatırda tutmak gerekmektedir. Sürekli bir tehdit algısı, korku, paranoya, öfke ve benzeri duygular; terörün varlığını sürdürmesini kolaylaştıran duygulardır. Yine Bauman “Terörizmin en büyük silahı terör tohumu ekmektir. Gezegenin halihazırdaki durumu da tohumun kalitesi ne kadar düşük olursa olsun zengin mahsulü garantilemektedir” derken tam olarak bunu ifade etmektedir. Bu nedenle pozitif mücadele, yalnızca bilgi ve anlatı üretimiyle değil aynı zamanda duygusal iyileşmeyle de ilgilenmektedir.
KÜLTÜREL VE DÜŞÜNSEL TEMSİLE YOĞUNLAŞMALI
Türkiye yıllardır sürdürdüğü mücadeleyle PKK terör örgütünün fiziki kapasitesini ve etki alanını büyük ölçüde zayıflatmış; örgütün silah bırakma ve fesih kararı almasını sağlayacak bir aşamaya ulaşmıştır. Ancak bu gelişme, terörle mücadelenin sona erdiği anlamına gelmemektedir. Aksine, terör tehdidinin değişen doğası göz önünde bulundurulduğunda, mücadelenin biçimi ve odak noktası dönüşmektedir. Zira terör bugün büyük ölçüde kültürel imgeler ve çeşitli söylem alanları aracılığıyla çoğalmakta; fiziki varlıklarından bağımsız olarak hafıza, imgelem ve anlam düzeyinde yeniden üretilebilmektedir. Bu noktada Türkiye’nin terörle negatif mücadelesi halen geçerliliğini ve gerekliliğini korumakta; fakat özellikle son dönemde yaşanan gelişmeler konunun kültürel, toplumsal ve psikolojik boyutlarını önceleyen pozitif mücadele yaklaşımını da gerekli kılmaktadır.
Bu bağlamda pozitif mücadele, klasik yaklaşımlarının ötesine geçerek terörün üzerine inşa edildiği semboller, anlatılar, söylem stratejileri ve kültürel temsillere yoğunlaşmayı zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla “Terörsüz Türkiye” hedefinin yalnızca fiziki bir tehditten arındırılmış bir zemini değil, aynı zamanda terörün anlam üretim araçlarının etkisizleştirildiği bir düzlemi de ifade ettiğini belirtmek gerekmektedir. Bu sebeple negatif mücadelede elde edilen başarının, pozitif mücadele ile tamamlanması kalıcı istikrarın sağlanabilmesi için elzemdir.
Terörle mücadelenin doğası, yalnızca çatışma ve güvenlik eksenli reflekslerle tanımlanamayacak ölçüde dönüşmüştür. Fiziki eylem kapasitesi zayıflamış ya da ortadan kalkmış bir terör yapısının; çağdaş iletişim araçları, geleneksel ve sosyal medya mecraları, kültürel kodlar yoluyla etkisini sürdürebileceği unutulmamalıdır. Bu gerçeklik, terörle mücadelenin yalnızca sahada değil; aynı zamanda semboller, imgeler, anlatılar ve anlamlar düzleminde de verilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle mücadelenin semiyotik, kültürel ve söylemsel alanlara taşınması tamamlayıcı olmanın ötesinde, zorunlu bir stratejik yönelimi ifade etmektedir.
Bu çerçevede pozitif mücadele, terörün yeniden üretildiği veya üretilebileceği anlatı hatları ve temsiliyet alanlarını, söylemsel ve kültürel kodları hedef almaktadır. Bugün gelinen noktada ise Türkiye, yalnızca sahada elde ettiği başarılarla değil, terörizmin değişen karakterine karşı geliştirmekte olduğu stratejik farkındalıkla da öne çıkmaktadır. “Terörsüz Türkiye” ideali, salt fiziki tehditlerin bertaraf edilmesiyle değil, aynı zamanda terörün düşünsel, kültürel ve simgesel düzlemlerdeki varlığının çözülmesiyle mümkün olacaktır. Bu bağlamda Terörsüz Türkiye’nin, klasik tehdit algısının ötesine geçen yeni mücadele biçimlerini tanıma ve uygulama konusunda önemli bir eşik olduğunu söylemek mümkündür.