Kadızadelilerle Sivasiler mücadelesi

Mete Yavuz
04:0030/11/2025, Pazar
G: 30/11/2025, Pazar
Yeni Şafak
Osmanlı sufiliğinin önemli merkezlerinden Rufai Asitanesi'nde bir merasim.
Osmanlı sufiliğinin önemli merkezlerinden Rufai Asitanesi'nde bir merasim.

1600’lü yıllarda Osmanlı Devleti, İran’la bitmek bilmeyen savaşlar ve yaşanan toprak kayıpları nedeniyle siyasî, iktisadî ve toplumsal bunalımların giderek ağırlaştığı bir dönemden geçiyordu. Celali isyanları Anadolu’yu kasıp kavuruyor, merkezi otorite zayıflıyor, mali istikrarsızlık ve rüşvet gibi yozlaşmalar toplumun dokusunu her geçen gün biraz daha aşındırıyordu. Bir kesim tarafından bu buhranın nedeni olarak dinden uzaklaşma ve bidatların artması gösteriliyor, çare ise dinin özüne yeniden dönmek olarak yorumlanıyordu. İşte bu atmosfer, Kadızadeliler Hareketi gibi katı ve tasfiyeci bir yaklaşımın doğup güçlenmesine uygun bir zemin hazırladı.

On üçüncü yüzyıl Anadolu’sunda bir uç beyliği olarak doğan Osmanlı, aynı yüzyılda İbnü’l-Arabi, Sadreddin Konevi, Mevlâna ve Yunus Emre gibi büyük sûfilerin şekillendirdiği zengin bir İslam kültürünü miras almıştı. Bugün “Anadolu Müslümanlığı” ya da “Türk İslam’ı” diye adlandırılan dini anlayış da işte bu sufi temelin üzerinde şekillenmiş, tekke kültürü aracılığıyla yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılmıştı.

On yedinci yüzyıl İstanbul’unda bu geleneğin bir uzantısı sayılabilecek Sivasîlere, tavır olarak “selefi” diyebileceğimiz güçlü bir itiraz yükseldi: Kadızadeliler. Bu itiraz, beraberinde pek çok çatışmayı getirirken, bugünden geriye baktığımızda Osmanlı’nın dinî, kültürel ve toplumsal hayatına dair oldukça önemli ipuçları taşıyan ilginç bir hikâye bıraktı. Gelin, bu yazıda Kadızadeliler ile Sivasîler arasındaki bu dikkat çekici mücadeleye biraz daha yakından bakalım.


Osmanlı’nın durgun çağları

1600’lü yıllara gelindiğinde Osmanlı Devleti, İran’la bitmek bilmeyen savaşlar ve yaşanan toprak kayıpları nedeniyle siyasî, iktisadî ve toplumsal bunalımların giderek ağırlaştığı bir dönemden geçiyordu. Celali isyanları Anadolu’yu kasıp kavuruyor, merkezi otorite zayıflıyor, mali istikrarsızlık ve rüşvet gibi yozlaşmalar toplumun dokusunu her geçen gün biraz daha aşındırıyordu.

Bir kesim tarafından bu buhranın nedeni olarak dinden uzaklaşma ve bidatların artması gösteriliyor, çare ise dinin özüne yeniden dönmek olarak yorumlanıyordu. İşte bu atmosfer, Kadızadeliler Hareketi gibi katı ve tasfiyeci bir yaklaşımın doğup güçlenmesine uygun bir zemin hazırladı.

Kadızade Mehmed Efendi'nin vaaz verdiği Ayasofya Camii.

Kadızade Mehmed Efendi ve Abdülmecid Sivasî Efendi

Hareketin adını aldığı Kadızade Mehmed Efendi, babasının kadı olması sebebiyle bu lakapla anılan, Ayasofya Camii kürsüsüne çıkarak vaizlik mesleğinde şöhretinin zirvesine ulaşmış güçlü bir hatipti. Düşüncelerini Birgivî Mehmed Efendi ve İbn Teymiyye’nin özellikle Siyâsetü’ş-Şer‘iyye gibi eserleri üzerinden temellendiriyordu. Bu yaklaşım, Hz. Peygamber (sav) ve Hulefa-yı Raşidîn döneminden sonra ortaya çıkan neredeyse her unsuru “bidat” sayarak reddeden katı bir çizgiyi yansıtıyordu. Kâtip Çelebi’nin bizzat vaazlarını dinlediğini belirterek aktardığına göre Kadızade’nin hitabeti güçlüydü ancak mantık ve felsefe gibi aklî ilimlere mesafeli durması sebebiyle tartışmalarını çoğu zaman yüzeysel bir düzeyde yürütüyordu.

Karşı tarafta ise Abdülmecid Sivasî Efendi yer alıyordu. Meşhur bir Halvetî şeyhi olan Sivasî, dini ilimlerde de yetkin bir âlimdi. Otuz yaşına kadar dini ilimlerle meşgul olduktan sonra amcası Şemseddin Sivasî’ye insitap etmişti. Bir süre sonra postnişin olmuş, tarikat merkezini İstanbul’a taşımıştı. O da Padişahın isteğiyle Kadızade’den evvel Ayasofya kürsüsünde vaaz vermişti. Sultanahmet Camii açılışında ilk cuma vaazı veren kişi de kendisiydi. Sivasî Efendi, Kadızadelilerin tasavvufa muarız görüşlerine yüksek sesle karşı çıkmış ve tartışma Kadızadeli-Sivasi mücadelesi olarak tarihe geçmiştir.


Kadızadeliler ile Sivasîlerin çatışma konuları

Kadızadelilerin çıkardığı tartışmalar, cami kürsülerinden taşarak saray meclislerine kadar uzanan geniş ve hararetli bir zeminde yürüdü. Bu çatışma bir müddet sonra dönemin siyasi dengelerini de etkileyen çok katmanlı bir mücadele halini almıştı. En çok alevlenen başlıklardan biri sema ve devran meselesiydi. Kadızadeliler, Mevlevî ve Halvetî dervişlerinin yaptığı sema ve devranı kesin bir ifadeyle bidat ve haram sayarak tasavvuf çevrelerinde makbul görülen bu usulleri doğrudan din dışı ilan ediyordu.

Bunun yanında tütün ve kahvenin haram olup olmadığı, Hz. Hızır’ın hayatta bulunup bulunmadığı, Hz. Peygamber’in (sav) anne ve babasının iman durumu, Firavun’un ölüm anındaki imanının geçerliliği gibi meseleler de tartışmanın alevlendiği konular arasındaydı.

Öte yandan mübarek gecelerde cemaatle nafile namaz kılmak, ezanın, mevlidin ve Kur’an’ın makamla okunması, kabir ziyaretleri gibi dini pratikler de Kadızadeliler tarafından bidat olarak ilan edilmişti. Tüm bu meseleler tartışmanın dönemin dinî hayatını, sosyal dokusunu ve kültürel pratiklerini derinden şekillendiren kapsamlı bir mücadele olduğunu açıkça gösteriyordu.

Kadızadelilerin “emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” yani iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma ilkesini doğrudan müdahale şeklinde yorumlamaya başlamasıyla birlikte çatışmanın etkileri sokakta da hissedilir hâle geldi. Hareketin ikinci kuşak lideri Üstüvânî Mehmed Efendi’nin etkili olduğu dönemde Kadızadeliler, dervişlere karşı daha saldırgan bir tavır benimsedi ve halkı tekkelerin aleyhine kışkırtarak gerilimi iyice tırmandırdı. Nitekim 1650’de Demirkapı’daki Halvetî tekkesine baskın düzenleyip devran eden dervişleri dövmeleri, meselenin artık bir fikir çatışması sınırından çıkıp şiddet içeren bir harekete dönüştüğünün çarpıcı bir göstergesi oldu.

Dönemin padişahı IV. Murad'ı tasvir eden minyatür.

Saray ve siyasetin rolü

Saray, Kadızadeliler ile Sivasîler arasındaki çekişmeyi başlangıçta genellikle bir denge siyaseti izleyerek yönetmeye çalıştı. Padişahların büyük kısmında olduğu gibi IV. Murad da tasavvufa ve tarikat şeyhlerine kişisel bir yakınlık duyuyordu. Buna rağmen Kadızadeliler, toplumsal bozulmayı durdurmak için ileri sürdükleri ıslah reçetesi ve sık sık vurguladıkları emr-i bi’l ma’ruf anlayışı sayesinde devlet adamlarının ilgisini çekmeyi başardı.

IV. Mehmed’in çocuk yaşta tahta çıkmasıyla oluşan iktidar boşluğu Kadızadeliler için bir fırsata dönüştü ve saray çevresinde kayda değer bir nüfuz elde ettiler. Üstüvânî Mehmed Efendi bu dönemde “padişah şeyhi” olarak ün kazandı ve devlet içindeki bazı atamalarda bile etkili olabilecek bir konuma yükseldi. Ancak hareket zaman içinde o kadar radikalleşti ki Kadızadelilerin faaliyetleri devlet düzeni açısından doğrudan bir tehdit hâline geldi. Bu gidişat Köprülü Mehmed Paşa’nın 1656’da sadarete gelmesiyle birlikte sert bir müdahaleyi kaçınılmaz kıldı. Köprülü dönemin önde gelen ulemasıyla istişare ettikten sonra Kadızadelilerin görüşlerini bâtıl ilan ederek hareketin lideri Üstüvânî’yi Kıbrıs’a sürgüne gönderdi ve bu aşırı akımı etkisizleştirdi.

Sürgün döneminin ardından hareket, bu kez Vâni Mehmed Efendi sayesinde yeniden ivme kazandı. IV. Mehmed’in hocası olarak sarayda güçlü bir konuma ulaşan Vâni, padişah üzerindeki etkisini kullanarak 1666’da sema ve devranın, 1667’de ise kabir ziyaretlerinin yasaklanmasını sağladı. Bu gelişmeler, devletin toplumsal düzeni sağlama amacıyla zaman zaman Kadızadelilerin görüşlerinden yararlanabildiğini gösteriyordu. Ancak 1683’te II. Viyana Kuşatması’nın ağır bir yenilgiyle sonuçlanması, Vâni’nin sürgüne gönderilmesine ve böylece hareketin saray desteğini neredeyse tamamen yitirmesine yol açtı. Bu tarihten sonra Kadızadelilerin siyasi etkisi hızla sönümlendi.


Tasfiyecilerin tasfiyesi

Kadızadeliler ile Sivasîler mücadelesi, Osmanlı’nın fikrî ve toplumsal hayatında yaklaşık bir yüzyıl boyunca derin izler bıraktı ve sonunda adeta “tasfiyecilerin tasfiyesi” denebilecek bir biçimde tarihten silindi. Hareketin temelini oluşturan sert tekfir söylemi, dışlayıcı üslup ve müdahaleci tavırlar, zamanla hem toplumun hem de devletin gözünde kabul görmesini zorlaştırdı. Tasfiyecilik iddiasıyla ortaya çıkan bu hareketin, nihayetinde kendi aşırılıklarının kurbanı olması da bunun çarpıcı bir sonucuydu.

Kâtip Çelebi gibi dönemin önemli âlimleri, Kadızadelileri halkın örfünü anlayamamakla ve samimiyetsiz biçimde şöhret peşinde koşmakla suçlarken Sivasî kanadı daha makul, uzlaşmacı ve irfan geleneğiyle uyumlu bir çizgi takip etti. Hanefî mezhebinin esnek ve pragmatik yapısı içinde Selefî bir söylemi temsil etmeye çalışan Kadızadeliler, bu yapısal çelişki nedeniyle Osmanlı coğrafyasında kalıcı bir zemin bulamadı.

Sonuçta, toplumsal hayatın en ince ayrıntılarına müdahale ederek tasfiyeci bir düzen kurmayı hedefleyen hareket, Osmanlı’nın ve Anadolu İslam’ının köklerindeki derin, çok katmanlı irfan geleneğiyle çatışarak zamanla etkisini yitirdi.

Buna rağmen Kadızadeliler, İbn Teymiyye’den İslam modernizmine uzanan geniş düşünce silsilesi içinde önemli bir dönüm noktası olarak yerini almıştır. Hareketin sahneden çekilmesinden yaklaşık bir yüzyıl sonra Arabistan’ın Necd bölgesinde benzer bir yaklaşım ve tekfirci tutumla ortaya çıkan, kısa süreliğine Haremeyn’i kontrol altına alıp Osmanlı’ya karşı isyan eden, ancak Kavalalı’nın yardımıyla mağlup edilen Vehhâbîlik hareketiyle Kadızadeliler arasında doğrudan bir irtibat kuran görüşler de tarihçiler arasında kabul görmektedir. Bu bakımdan Kadızadeliler, etkinlikleri sona erse de sonraki yüzyılların dinî reform hareketlerinde yankısı hissedilen bir damar bırakmıştır.


#Tarih Penceresinden
#Kadızadeler
#Sivasiler