
Geçtiğimiz haftalarda Bâyezid’in ve İbn Arabî’nin miraçlarını özetle aktarmıştık. Onların miracı hakkında kısa bir değerlendirme yapmak faydalı olacaktır. Bâyezid’in miracında şu hususlar dikkat çekmektedir:
İbn Arabî’nin miracında ise şu hususlar dikkat çekmektedir:
Görüldüğü gibi, ikisinin miracı, detaylarda farklılıklar arz etmektedir. Zaten İbn Arabî de her ârifin miracının, kendine mahsus özellikler taşıdığını söyler. Ancak ikisinin miraç anlatılarında pek çok ortak nokta da vardır. Mesela:
Ârifler, Efendimiz’in (sav) miracının, ancak onun yaşayabileceği derecede yüksek bir tecrübe olduğu ancak velilerin ve salihlerin de manevî konumlarına göre miraç tecrübesi yaşayabileceği kanaatindedirler. Onlar, bunu sadece bir kanaat olarak belirtmekle yetinmemiş; kendi miraç tecrübelerini veya önde gelen âriflerin miraç tecrübelerini aktararak, bunun fiilî olarak yaşandığını göstermek istemişlerdir. Âriflerden, miraç tecrübesinden ilk bahseden kişi Bâyezîd-i Bistâmî olmuştur. Bu tecrübesini en detaylı anlatan ise İbn Arabî’dir. Ayrıca âriflerin anlattıkları bazı manevî tecrübeler, kendileri tarafından “miraç” diye adlandırmasa da bir miraç tecrübesi olarak okunabilir. Mesela İmam Rabbânî, Mektûbât’ının bir nevi özeti mahiyetindeki “Mebde ve Meâd” isimli eserinin girişinde naklettiği manevî tecrübeler, bir nevi miraç tecrübesidir. Öte yandan, ârifler, “seyr u sülûk” tabir ettikleri manevî yolculuğun kendisini de bu yolculuğun “dikey” olması hasebiyle miraç olarak isimlendirirler. 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın başlarında yaşamış olan Kastamonulu Muslihiddîn Vahyî’nin “Miracu’l-Beyân” isimli manzum eseri, seyr u sülûkun “miraç tecrübesi” şeklinde anlatımına güzel bir örnektir.
Bizzat yaşadıkları miraç tecrübelerini aktaran ârifler olduğu gibi, hayal dünyası geniş olan şair ve mütefekkirlerin de çeşitli miraç anlatıları vardır.
Mesela Muhammed İkbal’in, mesnevî formunda yazdığı Câvidnâme, kendi ifadesiyle miracın bir nevi felsefesidir. İkbal, bu eserinde kendisini, içinde Mevlânâ’nın, Efgânî’nin, Said Halim Paşa’nın vs. olduğu miraç yolculuğunda hayal eder; bu vesileyle dinî, ahlâkî ve felsefî görüşlerini açıklar. Esasen, “yükseliş” motifi ve tecrübesi, hemen her dinde görülen bir olgudur. Zira dindarlığın özü, manevî tecrübe ve yükseliş deneyimleridir.
Burada şu temel soruyu cevaplandırmakta fayda görüyoruz: Peygamber (sav) dışında herhangi birinin miraç tecrübesi yaşaması mümkün müdür? Miracı, “kişinin, manevî mertebesine göre yaşadığı ruhânî bir tecrübe” olarak anlarsak, elbette mümkündür. O zaman bu soru şu soruya benzer: “Hz. Peygamber dışındaki insanlar, namazdan manevî bir feyiz alabilirler mi?” Nasıl ki bu soruya verilecek cevap “Evet; Hz. Peygamber gibi olmasa da her insan kendi manevî mertebesine göre namazdan feyiz alabilir; namazda manevî hâller yaşayabilir.” şeklinde olmalı ise diğer soruya da benzer bir cevap vermek gerekir.
Allah’a kulluk etmek, muhabbet etmek ve yakınlaşmak gibi manevî tecrübeler, sadece peygamberlere mahsus olamaz. Öyle olsa, onların diğer insanlara dini tebliğ etmelerinin bir anlamı olmazdı. Ancak sâir insanların manevî tecrübeleri, onların tecrübelerinden mertebe bakımından düşük olabilir. Yüce Yaratıcı’nın, manevî tecrübeleri sadece peygamberlere has kıldığını düşünmek, O’nun cömertliği ve rahmetinin kapsayıcılığıyla da bağdaşmaz.
Peygamberlere gelen vahyi, sanki o vahyi kabul etmek pek rasyonel bir şeymiş gibi telakki edip de peygamber vârisi âlimlere ve âriflere gelen ilhamı kabul etmemek tutarlı değildir. Enbiyâya verilen mucizeleri, bunlar çok mantıklı imiş gibi kabul edip evliyâya verilen kerametlerle alay eden zihniyet kendisini sorgulamalıdır. Sadede gelirsek, nebilerin miracını kabul edip velilerin miracını reddetmek, isabetli değildir. Hak Teâlâ’nın lütuf ve keremi sadece enbiyasıyla sınırlı değildir ki. Kullarına, manevî istidatlarına göre ruhânî tecrübeler yaşatabilir.
Kur’an’da “Göklerin kapılarının açılması”ndan söz edilir. “Âyetlerimizi yalanlayıp onlara karşı kibirlenenlere göklerin kapıları açılmaz.” buyurulur (A’raf/41). Bu âyetin tefsirinde Elmalılı şöyle der: “Ruhları yükselemez, biraz fırlasalar bile yücelere nüfuz edemezler, esrâr-ı melekûta eremezler; düşerler.” (Hak Dini, 3/2161).
Nâziât Suresi’nin ilk beş âyetinde ise şöyle buyurulur: “Derinlerden çekip çıkaranlara, kolaylıkla çekip götürenlere, kâinatta hızlıca dolaşanlara, yarışıp geçenlere, işleri yürütüp idare edenlere yemin olsun ki.” Burada zikredilenlerin kimler olduğu hakkında genelde iki görüş vardır: Melekler veya ruhlar. Elmalılı bu âyetlerin muhtemel manalarından biri olarak şunu zikreder: “Ölümden önce seyr u sülük hâlinde bulunan, zâhir ve bâtınını ibadet ve mücâhede ile temizleyen, ilâhî marifetlerde yükselen üstün nefslerdir. Bu nefsler, şehvetlerinden sıyrılır, kudsî âleme özlem duyar, kemâlâta yükselme mertebelerinde yüzer, sonra da düşük nefslerin terbiyecisi ve olgunlaştırıcısı olur.” (Hak Dini, 8/555). Her iki âyetin tefsirinde Elmalılı’nın bahsettiği şey; ister ömür boyu süren seyr u sülük şeklinde olsun ister bir anlık yaşanan dikey bir tecrübe olsun, kişinin manevî yükselişi yani miraçtır.
Öyle anlaşılıyor ki âriflerin miracı, tevhid ve vahdet bilincinin coşması neticesinde cezbe hâlinde zevk edilen manevî bir tecrübedir. Nitekim Niyazî-i Mısrî “Mâverây-ı ins u cinni seyredip arşa çıkar/Kim ki miraç eylediyse cezbe-i tevhîd ile” der. Said Nursî’nin “tevhidde istiğrak hâli” dediği şey de bu olsa gerektir. Bu manada miraç, birçok kere yaşanabilir. Hatta İbn Arabî’nin “İnsanın göğe/ruhânî âleme her yönelişi miraç, yere/ /dünyaya her yönelişi düşüştür.” mealindeki sözünü dikkate alırsak, belki de her gün çeşitli mertebelerde defalarca yaşanabilen bir manevî tecrübedir.
Âriflerin miraç anlatılarından çıkarılması gereken sonuç şudur: İnsanda, muhteşem manevî güzellikleri tecrübe edebilecek bir potansiyel mevcuttur. Mesele, bu potansiyelin farkına varıp ona göre temel tercihi belirlemektir. İnsan, gözünü ve gönlünü manevî âleme yönlendirir, ruhuna yatırım yapar ve Mevlâ’sını maksud ve matlub edinirse, Kerîm olan Hak Teâlâ onun bu meylini karşılıksız bırakmaz.
Varlığı maddeye indirgeyen modern insan, tıpkı A’râf/176’da anlatılan kişi gibi göklere de manaya da gönlünü kapatarak yükselme fırsatını kullanmayıp yere/maddeye saplanmış gibi görünüyor. Maddî hazlara odaklanıp manevî hazlardan ümidini kesmiş gibi duruyor. Geçmişteki âriflerin ve mistiklerin anlattıkları ruhânî zevkler modern insan tarfından birer mit ve efsane gibi okunuyor. Ama yine de insandan ümidi kesmemeli. Zira her kim olursa olsun ve her ne türlü manevî yoksunluk içinde olursa olsun nihayetinde her insan, içinde “Ona ruhumdan üfledim.” (Hicr/29, Sâd/72) buyuran Hak Teâlâ’nın nefesini taşıyor.
Ruhumuza üflenen o Rahmânî nefesin farkına varıp gözünü ve gönlünü ruhânî âleme çevirenlerden olabilmek niyazıyla.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.