
ABD Başkanı Trump’ın İsrail ile birlikte İran’a açtığı savaşın bir aşamasında gün ve saat vererek bütün bir İran Medeniyetini yok edeceğini soğukkanlılıkla duyurduğu ânı “Trump’tır ne dese yeridir” diyerek geçiştirebilir miyiz? Yoksa bunu dünya siyasetinde bir dönüm noktası olarak mı almalıyız?
Korkarız ki, dünya siyaseti artık yalnızca devletler arası rekabetin, enerji koridorlarının, savaş senaryolarının ya da diplomatik pazarlıkların diliyle açıklanamayacak bir eşiğe gelmiş görünüyor. Mesele sadece ABD’nin dış politikası olmanın ötesinde dünyanın en büyük askerî gücünün tepesindeki liderliğin psikolojisi, gerçeklikle kurduğu ilişki ve bu ilişkinin küresel güvenlik üzerindeki etkisidir. Son haftalarda yaşanan gelişmeler, Trump meselesinin artık klasik anlamda bir siyasi liderlik tartışması olmaktan çıktığını; kurumsal akıl ile kişisel dürtüler, demokratik meşruiyet ile karizmatik kült, stratejik hesap ile psikolojik taşkınlık arasındaki çatışmaya dönüştüğünü göstermektedir.
Bir yandan Trump’ın Hürmüz Boğazı krizi sırasında kullandığı ve bütün bir uygarlığın yok edilebileceğini ima eden sert tehdit dili. Diğer yanda sosyal medyada yayılan, Trump’ı adeta mesihî bir figür, şifa dağıtan kutsal lider, göksel bir kurtarıcı gibi resmeden görsel. İlk bakışta biri siyaset, diğeri propaganda gibi görünebilir. Oysa gerçekte ikisi aynı ruh hâlinin iki yüzüdür: sınırsız güç arzusu ile kutsanmış meşruiyet talebi.
Bir lider kendisini sadece seçilmiş siyasetçi olarak değil, tarihin özel görevlisi olarak görmeye başladığında, kullandığı dil de değişir. Artık rakip devletler sadece rakip değildir; iyiliğin önündeki kötülük bloklarıdır. Savaş sadece çıkar çatışması değildir; kader savaşıdır. Zafer sadece diplomatik başarı değildir; kişisel kurtuluş destanıdır. Böyle bir zihin dünyasında uzlaşma zayıflık, sınır tanımak küçülme, geri adım atmak ise ihanete yakın bir tavır gibi algılanır.
Trump’ın kriz anlarında sergilediği “ya hep ya hiç” dili aslında oğul Bush’un tam çeyrek asır önce “ya bizdensiniz ya onlardan” diyerek başlattığı haçlı savaşları dilinin iyice radikalleşmiş hali. Yani Trump’ın geleceği Bush’tan belliydi. Eğer istediğim olmazsa yıkım olur. Eğer ben kazanmazsam herkes kaybeder. Eğer benim otoritem sorgulanırsa düzen çöker. Bu, sıradan politik özgüven değildir. Bu, liderin kendi kaderiyle devletin kaderini özdeşleştirmesidir. Tarihte birçok otoriter lider aynı eşikte yürümüştür.
Trump’ı başa dokunarak şifa veren, ışık saçan ellerle insanları kurtaran, gökten gelen figürlerin merkezinde gösteren o görsel, rastgele bir internet mizahı olarak okunamaz. Bu tür imgeler modern siyasal iletişimin bilinçli araçlarıdır. Lider burada başkan değil, peygamberimsi figürdür. Bürokrat değil, seçilmiş kişidir. Hesap veren yönetici değil, sorgulanmaması gereken kurtarıcıdır.
Bu tarz temsilin her şeyden önce eleştiriyi gayrimeşru kılmak gibi bir işlevi var. Eğer lider sadece politikacıysa eleştirilebilir. Ama kurtarıcı figürse eleştiri, sadece siyasi muhalefet değil, topluluğun kutsal umuduna saldırı gibi sunulur. Tabi dokunulmaz, eleştirilmez kutsal liderlik Trump’ın arzusu, ama buna seçmenin olumlu cevap vermeyeceği hatta bunun ters tepeceği de açık.
İkinci bir işlevi seçmenle duygusal bağ kurmaktır. Seçmen artık programı desteklemez; kişiye bağlanır. Rasyonel sadakat yerini duygusal sadakate bırakır. O yüzden ters tepmesi kuvvetle muhtemeldir. Cumhuriyetçi Parti’yi bypass edip seçmeniyle doğrudan ilişki kurmayı gerektirir ki, buna parti ne kadar razı olur, buna ne kadar seyirci kalır, ilk etapta akla gelecek sorulardır. Görebildiğimiz kadarıyla bu durumda parti de rahatsızlık duyuyor ve aslında Trump’ın kendini zirvede hissettiği nokta aynı zamanda hızlı bir düşüşe başladığı nokta oluyor.
Tabi bu Mesihî dili kullanma ihtiyacı biraz da ekonomik sorunlar, savaş hataları veya kurumsal krizler karşısında “ama o yine de seçilmiş lider” duygusunu devreye sokarak başarısızlığı ertelemek gibi bir üçüncü işlevi de var. Ama daha çarpıcı sonucu kurtarıcıya inananlar ile onu tehdit görenler arasında orta alanın daralmasıyla kutuplaşmanın derinleşmesidir. Bugün muhtemelen ABD’de gördüğümüz şey bu. Geçtiğimiz gün değindiğimiz anket sonuçları bu kutuplaşmayı bütün çarpıcılığıyla yansıtıyor.
Trump krizinin en kritik boyutu, sadece söylemleri değil, kurumlar üzerinde ürettiği baskıdır. Başkanlık sistemi, liderin güçlü olması üzerine kuruludur; fakat aynı zamanda fren ve denge mekanizmalarına dayanır. Eğer lider kendisini bu mekanizmaların üstünde görmeye başlarsa sistem gerilir.
Son gelişmelerde Pentagon içindeki tereddütler, hukuk çevrelerindeki tartışmalar ve anayasal yolların konuşulması bu nedenle önemlidir. Çünkü sorun sadece bir açıklamanın sertliğinden ziyade böyle açıklamaların gerçek emir komuta zincirine dönüşme ihtimalidir. Bir başkanın sözleri, sıradan vatandaşın sözleri değildir. Dünyanın herhangi bir yerinde piyasaları, orduları, ittifakları ve savaş hesaplarını harekete geçirebilir.
Bu yüzden bir liderin psikolojik istikrarsızlığı varsa, bu özel hayat meselesi olmaktan çıkar; küresel güvenlik meselesine dönüşür.
Hürmüz Boğazı yalnızca coğrafi bir geçit değildir; enerji akışının sinir hattıdır. Burada kullanılan her ölçüsüz ifade, petrol fiyatlarından deniz güvenliğine, Asya ekonomilerinden bölgesel savaş riskine kadar geniş sonuçlar doğurur. Böyle bir dosyada kullanılan “medeniyet yıkımı” dili, sadece sert retorik olarak görülemez. Bu, küresel aktörlerin liderliğe duyduğu güveni aşındırır.
Nitekim Rusya ve Çin’in pozisyonları, Avrupa’daki tedirginlik, bölge ülkelerinin mesafeli tutumu hep aynı soruya bağlanmaktadır: Washington’da kararlar kurumsal akılla mı alınıyor, yoksa anlık dürtülerle mi?
Uluslararası sistemde bir lider öngörülemez olduğunda sadece rakipleri değil müttefikleri de savunma refleksi geliştirir.
Trump fenomeni, yalnızca Trump’ın şahsından ibaret değildir. Onu mümkün kılan toplumsal zemindir. Derin kutuplaşma, ekonomik güvensizlik, elitlere öfke, kültürel kaygılar ve kimlik savaşları böyle figürleri büyütür. Eğer bu zemin değişmezse, kişi gitse bile model kalır.
Yani mesele tek adam değil; kurtarıcı adam arayan siyasal psikolojidir. Demokratik kurumlar zayıfladığında toplumlar prosedür değil karizma ister. Program değil mitoloji arar. Ve o noktada siyaset, çözüm üretme sanatı olmaktan çıkar; aidiyet savaşına dönüşür.
Amerika sıradan bir ülke değildir. Dolar sistemi, NATO ağı, küresel finans, teknoloji üstünlüğü ve askerî kapasitesi nedeniyle oradaki liderlik krizi sınır içinde kalmaz. Bir başka ülkedeki psikolojik dengesizlik ulusal kriz doğurur; Amerika’daki ise küresel dalga üretir.
Bu nedenle dünyanın Trump tartışmasını yalnızca Amerikan iç siyaseti gibi izlemesi hata olur. Çünkü mesele kimin seçimi kazanacağı değil, nükleer çağda liderlik aklının nasıl korunacağıdır.
Tarih, güçlü liderlerle doludur. Ama her güçlü lider akıllı, dengeli veya güvenilir değildir. Güç, aklın garantisi değildir. Hatta denetlenmeyen güç, akıl kaybının etkisini büyütür.
Bugün karşı karşıya olduğumuz soru şudur: Demokratik sistemler, karizmatik taşkınlığı sınırlandırabilecek mi? Kurumlar, kişisel dürtüler karşısında ayakta kalabilecek mi? Toplumlar, kutsal lider arzusundan yurttaş aklına geri dönebilecek mi?
Trump krizi belki bir kişinin adıyla anılıyor. Fakat gerçekte bu kriz, çağımızın daha büyük krizidir: Hakikat mi kazanacak, gösteri mi? Kurum mu kalacak, kült mü? Akıl mı yönetecek, dürtü mü?
Dünya bugün tam da bu soruların eşiğinde duruyor.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.