Hep gideceğimiz bir yer var hissiyle yaşıyoruz, olduğumuz yer uzun zaman kalacağımız bir yer değil, burası bir durak, bir otobüs gelecek ve bizi oradan alıp başka bir yere götürecek. Çoğumuz için hayat böyle bir şey; bir durakta otobüs beklemek gibi… Oysa zaten bir yerdeyiz ve aslında içini neredeyse sadece beklemekle doldurduğumuz o yer bizim hayatımız!
Ne bekliyoruz sorusuna verilecek birçok hazır cevabımız var. Ama bir yandan da biliyoruz ki bu hazır cevaplar bunca bekleyişi taşıyabilecek ağırlıkta değil; sadece asıl beklediklerimizi söylemeye içimiz elvermediği için bulduğumuz bahaneler onlar!
“Sana yeni farkına vardığım ve beni çok etkileyen bir şey söyleyeceğim” dedi yanındakine doğru eğilerek, “bir şeyler bekleyen bütün bu insanları insanların hiç bekleyeni yok!”
Osamu Dazai, ‘Batan Güneş’ isimli kitabında hislerle ilgili kederli bir matematikten söz ediyor: “Beklemek… Ah, insan hayatı mutluluk, öfke, hüzün, acı gibi türlü hislerle dolu, ama bu hisler hayatımızda yalnızca yüzde birlik bir yer kaplıyor. Kalan yüzde doksan dokuzu, beklemek ve yaşamaktan ibaret değil mi? ‘Ha bugün, ha yarın’ derken, koridorda yankılanacak mutluluğun ayak seslerini beklemekle geçiyor ömrün; fakat nafile.”
Sanki hiç balık yaşamayan bir göle her gün gelip olta atıyorum. Orada saatlerce hiç gelmeyecek olan bir balığın gelip oltamın ucundaki zokayı yutmasını bekliyorum. Uzun zaman önce fark ettim aslında, zoka misinanın suyun içinde kalan kısmında değil, diğer tarafında! Yani zokayı yutan, bu anlamsız bekleyişin avı olan aslında benim!
Bazen aniden, sanki hiçbir sebebi yokmuş gibi gelen bir ağlama krizi yaşarız bazılarımız. Aslında beklemekten tükendiğimiz anlarda sökün eder bu gözyaşı sağanakları. Hem beklemenin bütün sırlarının döküldüğü hem gidilecek başka bir yerin kalmadığı çıkmaz sokaklardır o anlar. Eski bir bina gibi olduğumuz yere çöker kalırız.
Bir yıl olmuş göçeli, bu vesileyle ısrarla unutulan, hatta zaman zaman kendisinin de unuttuğu Nihat Genç romanını, romancılığını bir kere daha ısrarla hatırlatmak istiyorum: “Başım yerde, hiç kimse yok, şimdi ağlayabilirim, koridoru ağlayarak geçiyorum, merdivenin başında ağlamalarım bir daha coşuyor, sesimi, böğürtümü tutamıyorum, öylece çömelip, merdiven başında ağlıyorum, iki kadın polis yanaşıyor, arkadaşça ‘neyin var!’ diyorlar, ‘hiç… hiç!’ demeye çalışıyorum hıçkırıklarımın arasından, duyulmuyor, ‘hadi kalk!’ deyip koltuğumun altına girmeye çalışıyorlar, bırakıp gitsinler, dokunmasınlar bana, istemiyorum, bir diğeri mendil çıkartıyor çantasından, ellerimi yüzüme kapatıyorum, gözyaşlarıma kimse dokunmasın, istemiyorum.”
Farkındalık, ancak beklentisizlikle ulaşabileceğimiz bir yer… Beklentiler, daima uzunları yakılı bir araba gibi kendi gerçekliğimizden alıp körleştiriyor bakışlarımızı.
Çoğumuz bu ismi hiç duymadık, duyanların büyük bir kısmı da kim olduğunu bilmiyor, Samuel Beckett de işin aslını söylemeden gitti ama hepimiz bu dünyada kendi Godot’muzu bekliyoruz. Ve aslında o gelmeden önce olup bitiyor her şey!
Beklemek denen şeyin nasıl dipsiz bir kuyu olduğunu gerçek mahiyetiyle ancak müebbet hapis cezası alan mahkumlar biliyor.
“Ya başımıza gelebilecek her şey zaten gelmişse” diye mırıldandı beyaz saçlı adam, “biz hâlâ neyi bekleyip duruyoruz?”


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.