Jeopolitik ve distopya arasında

04:001/06/2026, Pazartesi
G: 1/06/2026, Pazartesi
Süleyman Seyfi Öğün

ABD ve İsrâil, İran’da büyük bir sıkışmışlık yaşıyor. Savaşı tam bir fiyasko ile kilitlediler. Açıkça ifâde etmek gerekirse yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. 40 günlük muharebelerden sonra ilân edilen ateşkes başka bir çıkmaz doğurdu. Trump’ın saat be saat değişen, tutarsızlık kavramına zirve yaptıran açıklamaları bu kilitlenmenin en bâriz ispatı olarak değerlendirilebilir. Savaşı başlatırken dünyâya ilân ettikleri gâyelerinin hiçbirini elde edemediler. Uzun zamandır meşrûiyeti sorgulanan İran

ABD ve İsrâil, İran’da büyük bir sıkışmışlık yaşıyor. Savaşı tam bir fiyasko ile kilitlediler. Açıkça ifâde etmek gerekirse yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. 40 günlük muharebelerden sonra ilân edilen ateşkes başka bir çıkmaz doğurdu. Trump’ın saat be saat değişen, tutarsızlık kavramına zirve yaptıran açıklamaları bu kilitlenmenin en bâriz ispatı olarak değerlendirilebilir.

Savaşı başlatırken dünyâya ilân ettikleri gâyelerinin hiçbirini elde edemediler. Uzun zamandır meşrûiyeti sorgulanan İran rejimi her zamân olduğundan daha fazla bir sosyal destek kazandı. Yâni ,bırakalım rejimi devirmeyi, onu yıpratmayı bile başaramadılar. Hamaney ve Laricânî gibi çok sayıda İranlı devlet adamını öldürmeleri , ağır bombardımanlarla memleket içinde yol açtıkları ağır tahribat, tahmin edilenin aksine İran halkının rejim etrâfında biraz daha kenetlenmesine sebep oldu.

İran’ın nükleer tesislerinin savaşta hasar aldığını kestirebiliyoruz.. Ama bunlar programın ,arzu edildiği üzere berhava olmasına kâfi gelmedi.ABD Özel Birliklerinin , İran’ın elindeki uranyumu ele geçirmek için yaptıkları baskın operasyon ise tam bir rezâletle neticelendi. İran kısa zamân zarfında bu hasarları gidererek nükleer programını devâm ettirmek imkânına sâhip görünüyor.

On senelerdir bu savaşa hazırlandığı belli olan İran’ın füze kapasitesinin de beklenenin aksine çok yüksek olduğu anlaşıldı. Açıklamalar, İran’ın 40 Gün Savaşı’nda, kapasitesinin yarısını bile kullanmadığına işâret ediyor. Ateşkes esnâsında eksiklerini telâfi etmiş olduğu dikkate alınırsa , savaşın yeniden patlaması hâlinde ABD ve İsrâil’in karşısına tam kapasite ile çıkacağı tahmin edilebilir. Ayrıca hedefleri tutturmak husûsunda azımsanmayacak bir tecrübe kazanmış olduklarını; eğer savaş tekrar ederse isâbet oranlarının daha da yükseleceğini tahmin etmek zor olmasa gerekir.

Yukarıda işâret edilen hususlara mukâbil, İsrâil ve ABD’de vaziyet hayli farklı. Her ne kadar karartma yapsalar da 40 günlük savaşta İsrâil’in çok ağır bir tahribat yaşamış olduğunu hissedebiliyoruz. Buna ilâveten kapasitesinde büyük bir kayıp var ve ağır bir mâlî külfet yükleyen bu kayıpların kısa bir zaman zarfında kapatılmasının çok zor olduğu ifâde ediliyor. Benzer şeyleri ABD için de tekrarlamaya hâcet yok. Ama ABD için çok daha vâhim olan, bu savaşta yaşadığı karizma kaybıdır. O çok müftehir olduğu dev uçak gemilerini muharebelere sokamadı bile. Buna ilâveten gemilerden birinin vurulmuş olduğu, bir diğerinin ise ârızalı çıktığı haberleri havalarda uçuşuyor. Çok sayıda uçağı, helikopteri, zırhlı aracını kaybettiğini açık kaynakların aktarmasından biliyoruz. Daha beteri, Körfez’deki hegemonyasının garantisi olan onlarca askerî üssü kritik ve çok pahalı donanımları ile kullanılamaz hâle geldi. Bunların eski hâline getirilmesi büyük bir zamân ve kaynak masrafını gerektiriyor. ABD’nin bu savaştaki mâli harcamalarının , Hegseth’in Amerikan Kongresi’ne arz etmiş olduğu rakamlarını katlayan seviyelerde olduğu anlaşılıyor. En beteri ise, ABD, Körfez’deki müttefiklerinin gözünde tedâvi kabûl etmez derecede bir güven kaybına uğradı. Bunu yeniden tesis etmesi artık imkânsız görünüyor.

Bu şartlar altında Netanyahu ve Trump’ın yeni bir savaşı başlatmasının önünde ciddî mânialar var. Kilitlenmenin esas sebebinin bu olduğu âşikâr. Ne yapacaklarını , bu işten yakalarını nasıl kurtaracaklarını bilemiyorlar. Ben bu safhada iki liderin yollarının biraz ayrıştığını düşünüyorum. Netanyahu’nun savaştan başka çıkış yolu yok. O sonsuz savaşları yegâne siyâsî sermâyesi yapmış bir patolojik bir lider. Kâhir ekseriyeti hastalıklı bir ulusa hitap ediyor. Ayakta kalmasının yegâne şartı kesintisiz savaşlar. Trump’ın önünde ise , ağır dezavantajlarla gireceği Kasım seçimleri var. ABD kamuoyu savaşla çok alâkadar olmuyor. Ama savaşın neticesinde yükselen enflasyon ve bilhassa artan benzin fiyatları onun birinci derecedeki meselesi. Trump’ın seçimi kaybetmek lüksü yok. Bunun için bir zafere ihtiyâcı var. Her gün değişen beyânatları biraz da bu hesaplamaların o gündeki hâl-i hazırı ile alâkalı görünüyor. Eğer o gün gelen raporlar savaşa çanak tutuyorsa coşup tehditler savuruyor. Ama aksi olursa müzâkerelerden bahsediyor. Hâsılı ve hayf, bu coğrafyanın mukadderatını iki müttefikin ulusal çıkarları değil, kendi ikbâl hesapları belirliyor. Bu siyâsîler, sâdece bu coğrafyanın değil, nesnel olarak kendi devletlerine ve milletlerine de kaybettiriyorlar.

Şimdi asıl soruya gelelim. Bilmem dikkatinizi çekiyor mu;bu aralar bambaşka zannettiğimiz haberle sızıyor. Büyük bir kısmı Beyaz Yakalılar olan onbinlerce insan işlerini kaybediyor. Bu gidişle milyonlu rakamları bulacağız. Putin son beyânatında kısa zaman sonra pek çok işin , çalışanlarıyla berâber yok olacağından bahsetti.Dünyânın değişik köşelerinden, bilhassa Pasifik’ten gelen haberler, Körfez’deki savaşın tahribâtı ve bunun yol açtığı tıkanıklık ve enerji arzındaki düşmelere bağlı olarak çalışanları düşük maaşlarla evden çalışmaya başladığını duyuruyor. Aynı süreçte Karadeniz’in, sâdece enerji değil, gıda sevkiyatını da yapan gemiler için giderek daha güvensiz olduğuna işâret ediyor. Yine dünyânın sağında solundaki enerji tesislerinde esrarengiz patlamalar yaşanıyor. Bu arada YZ hayâtımıza damardan girmeye başladı. Mobil telefonlara giren YZ’nın hayâtımızı nasıl da kolaylaştıracağını anlatan kampanyalar artıyor. Başka bir şey; elektrikli arabalar alabildiğine yaygınlaşıyor. Hâsılı çok kritik bir dönüşümün eşiğindeyiz. Bu dönüşümün ağır bir dizi insanlık krizine yol açacağı çok âşikâr. Tekno bir dünyânın inşâsı kolay görülmüyor. Tekno baronların tekmil yatırımlarını, insanlığı mutlak kontrolünü sağladıkları bu kapana sokacak rıza kanallarını açmaya hasrettiklerini görebiliyoruz. Yâni bir hegemonya inşâsının hummalı faaliyeti içindeler. Bunun başta gelen şartı insanları özgürlük arayışından vazgeçirmektir. Onun için de güvenlik ihtiyâcına zirve yaptıracak bir distopyayı hayâta geçirmekten başka bir yol olmadığını görüyorlar. Dünyânın her yerindeki çürümüş, yozlaşmış siyâsî elitler(!) bu distopyanın başrollerini oynuyorlar. Köprüden önceki son çıkışı temsil eden siyâset kurumunu kitlelerin gözünde beş paralık hâle getiriyorlar. Kurumlar çökünce doğan boşluğu en hafifinden Bonapatist/Falanjist; en ağırından ise Nazi bozuntusu liderlerin dolduracağı âşikâr. Geçişi bunların orkestre edeceğini düşünüyorum. Kültür savaşları, iç savaşlar, bölgesel savaşlardan yılan, gıda ve enerji yoksunluğu çeken kitleleri tekno dünyânın, bireysel özgürlüklerin teslimiyeti mukâbilinde mutlak güvenlik ağına kuzu kuzu sokmanın başka bir yolu yok gâliba.

Yaptığımız her jeopolitik değerlendirme distopik ,akıl dışı bir senaryoyu, zihnî bir zorlamayla ütopik ve mâkûl bir beklentiye kazandırmak için olabilir mi? Şu aralar kafamın içinde kanatlanan sual bu. Paylaşayım istedim…

#politika
#diplomasi
#Süleyman Seyfi Öğün