
“Müceddid”in kim olduğunun tespiti, spekülasyona son derece açık olduğu gibi ilgili hadiste “tecdid”den neyin kastedildiği belirtilmediği için her mezhep ve meşrep kendine göre bir “tecdid” tanımı yaparak meseleye yaklaşmıştır. Mesela “tecdîd” Eş’arî kelâmcılara göre Eş’arî akideyi esas alarak İslâmî ilimleri yeniden yorumlamak ve yaymaktır. Sûfîlere göre nefs tezkiyesini esas alan bir dindarlık anlayışıyla tasavvufî düşünce ve pratikleri yaymaktır. Selefîlere göre ise Eş’arî akide ve sûfî düşünce dahil olmak üzere İslam’ı her türlü bidatten arındırmak ve selef akidesini yeniden ihya etmektir. Dolayısıyla bir grup için “tecdîd”i ifade eden şey başka bir grup için “arınılması gereken bidat ve hatalar”ı ifade etmektedir. Selefîlerin müceddid listesiyle Eşarîlerin veya sûfîlerin müceddid listesi karşılaştırıldığında aralarında ne kadar büyük bir farkın olduğu görülecektir. Öyle ki birinin “müceddid” dediğine diğeri “zındık” diyebilmektedir. Son iki asırda ise “tecdid hadisi” modernleşme taraftarlarınca İslâm’ın modernist yorumlarının meşru gerekçesi olarak sunulmuştur. Onlar nezdinde “müceddid” bir nevi Luther’in Müslüman versiyonudur.
Öte yandan, müceddid ilim adamlarının kim olduğu konusundaki ihtilafın benzeri, müceddid devlet adamlarının kim olduğu konusunda da mevcuttur. Müceddidin kim olduğunu belirlemenin ne kadar spekülatif olduğunu görmek için eski dönemlerde yazılan eserlerden birkaç somut örnek vermek istiyoruz.
Müfrit bir Hanbelî olan İbnu’l-Mibred (ö. 909/1503), muhtemel müceddidlerden gösterilen Eş’arî, Bâkıllânî ve Gazzâlî gibi âlimlerin asla müceddid olamayacaklarını söyler. Zira ona göre “Eşarî” mezhebinden olan birinin akidesi bozuk olduğu için müceddid olması mümkün değildir (Cemʿu’l-cüyûş ve’d-desâkir ʿalâ İbn ʿAsâkir, s. 142). Bazı Şâfiîler, muhtemelen İmam Şâfiî’nin üçüncü hicrî asrın müceddidi olduğuna dair yaygın kanaatten cesaret alarak Şâfiî’den sonraki müceddidlerin tamamının Şâfiî mezhebinden olması gerektiğini bile söyleyebilmişlerdir (Süyûtî, Mirkatu’s-Suʿûd, 3/1062).
Geçen hafta müceddid listesini zikrettiğimiz Lütfi Paşa, Çelebi Mehmet’i niçin asrın müceddidi saydığının gerekçesi olarak onun “din-i İslâm’ı ihyâ idüb tecdîd ettiğini” söyler. Lütfi Paşa’nın, Çelebi Mehmed’in “İslâm’ın ihyâ ve tecdid” etmesinden neyi kastettiğini bir sonraki cümlesinden anlıyoruz: “Çünkü Timurlenk leşkeri (ordusu) ile şarktan zuhur idüb ehl-i İslâm’ı bir mertebede zelîl ve zaîf idüb bidat ehlini ihyâ itmişdi” (Tevarih-i Al-i Osman, s. 11). Ancak “Timur hangi bidat ehlini ihyâ etmiştir ve Çelebi ne yapmıştır da İslâm’ı ihyâ ve tecdîd etmiştir?” sorusunu cevapsız bırakmıştır. Gerçek şu ki Timur da Osmanlı padişahları gibi sünnî bir devlet adamıdır; pek çok medrese açarak sünnî anlayışa uygun şekilde İslâmî ilimlerin yayılmasına katkıda bulunmuştur. Onun bidat ehlini ihyâ etmek için çabaladığını söylemek pek mümkün değildir. Timur’un Osmanlılarla mücadelesi sünnet ve bidat mücadelesi değil, güç ve iktidar mücadelesidir; mesele tamamen siyasîdir. Ancak Osmanlı Devleti’ni çok ağır bir mağlubiyetle felce uğratan Timur, bir Osmanlı âlimi ve sadrazamı olan Lütfi Paşa gözünde “bidat ehlini ihyâ eden kişi” olarak görünmektedir. Ne ilginçtir ki Lütfi Paşa’nın bidatçi dediği Timur, aşağıda zikredileceği üzere kendi coğrafyasındaki bazı kimseler tarafından asrının müceddidi ilan edilebilmiştir. Her ne kadar Hindistan’ı fethedip İslamlaştırmak gibi İslam tarihinde önemli bir yeri olsa da Timur gibi girdiği savaşlarda binlerce Müslümanı acımasızca katleden birinin müceddid ilan edilebilmesi, “müceddid ilanı”nın ne kadar spekülatif olduğunun göstergesidir.
1636’da Babürlü Hükümdarı Şahcihan’a sunulan “Tüzükât-ı Timurî” isimli eserde (Bu eser, “Timur’un Günlüğü” adıyla İnsan Yayınları tarafından yayımlanmıştır) Seyyid Şerif Cürcânî’nin Timur’a gönderdiği bir mektupta müceddidlerin listesini verdiği zikredilmiştir. Cürcânî’ye ait olduğu söylenen bu listeye göre müceddidlerin tamamı devlet adamıdır. Son müceddid de Timur’dur (Timur’un Günlüğü, s. 76-77). Ancak Ahad Andican, bu eserin Timur’a ait olamayacağı, sonradan uydurulduğu kanaatindedir ve DİA’daki “tecdid” maddesinde bu eser sanki Timur tarafından yazdırılmış gibi gösterildiği için madde yazarını eleştirmektedir. Andican’ın ilgili çalışması okunduğunda bu eserle ilgili görüşlerinde isabetli olduğu anlaşılmaktadır (Bk. “Tüzükât-ı Timuri Gerçek mi ve Geçerli Bir Birincil Tarihî Kaynak Olarak Kullanılabilir mi?” Türkiyat Mecmuası, c. 27/2, 2017, 33-83). Bu eser Timur tarafından yazdırılmamış olsa ve Cürcânî’nin böyle bir mektubu gerçek olmasa dahi 17. yüzyılda Babürlü sarayında böyle bir eserin olması ve onda Timur’a “müceddid”lik payesi verilmesi anlamlıdır. Timur ile alakalı şu bilgiyi de kaydedelim: Suyûtî, geçen hafta zikrettiğimiz risâlesinde Timur’dan, İslam dünyasının başına belâ olan biri olarak bahsetmektedir (Bk. et-Tenbie bi men yeb’asüllahu alâ ra’si külli mie, s. 71).
“Müceddid hadisi”nin siyasî alanda istismar edilmesinin en iyi örneklerinden birisi, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin (ö. 1115/1703) Padişah II. Mustafa’yı “müceddid” ilan etmesidir. Feyzullah Efendi, müceddid hadisinin şerhi mahiyetinde “Şerhu hadîsi innallahe yabʿasü li hâzihi’l-ümme” isimli bir risâle yazmış ve bu risâlede II. Mustafa’nın asrın müceddidi olduğunu söylemiştir. Bu risâlesinin girişinde her mezhep ve meşrebin kendisine göre müceddid belirlediğini, onların bu tavrının çok izâfî olduğunu, hangi kaynağa ve ölçülere dayanarak insanları müceddid ilan ettiklerinin bilinmediğini, bu durumun kendisinin “saçlarını ağartacak” kadar tuhaf bir şey olduğunu söyler. Ne var ki kendisi de ondan başka kimsenin söylemediği bir şey söyler. Ona göre asrın müceddidi Sultan II. Mustafa’dır. O, insanların en müttakisi ve Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Öyle anlaşılıyor ki padişaha olan vefa borcu, onu böyle bir şey söylemeye sevk etmiştir. Feyzullah Efendi, şehzadeliği zamanında II. Mustafa’nın hocalığını yapmıştır. II. Mustafa da padişah olunca daha önce şeyhülislamlıktan azledilen Feyzullah Efendi’yi tekrar şeyhülislamlık makamına getirmiştir. Feyzullah Efendi de kendisini bu makama getiren II. Mustafa’yı “dinî bir makam”a getirmiş ve onu “asrın müceddidi” ilan etmiştir. II. Mustafa’nın müceddidliğinin yaygın kanaate uygun düşecek bir şekilde yeni bir asrın başına denk getirmek için de asrın başlangıcını hicret değil Hz. Peygamber’in (sav) vefatı olması gerektiğini söylemiştir. Ne var ki meşhur Edirne Vakası’nın akabinde Feyzullah Efendi’nin “müceddid” ilan ettiği II. Mustafa, tahttan indirilmiş; Osmanlı Şeyhülislamları içerisinde siyasete en fazla müdahale edenlerden biri olarak bilinen Feyzullah Efendi ise maalesef isyancılar tarafından işkence edilerek feci şekilde öldürülmüştür.
(Devam edecek)
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.