Son iki yazımızda yer yer ima ettiğimiz şu hususu bu kez altını çizerek iletelim: Şebüsterî’nin Gülşen-i Râz’da yaptığı şey, münferit bir şiir teorisi kurmak değildir. O, kendisinden önce yaklaşık dört asır boyunca oluşmuş büyük tasavvufî ve metafizik birikimi ve anlatım geleneğini şiir diliyle özetlemiştir.
Bunu daha açık görmek için tasavvufun doğuşuna ve teşekkül sürecine dönmek gerekir.
1- Cüneyd-i Bağdâdî’de (k.s.) esas mesele söz değil hâldir. Nitekim onun tasavvuf anlayışında hakikat, öğrenilen bir bilgi olmaktan çok yaşanan bir hâl olarak ortaya çıkar. Bu yüzden sûfînin sözü, zihnin ürünü olmaktan önce kalbin maruz kaldığı tecellîlerin izidir. Onun sıkça vurguladığı fenâ, bekâ, huzur, müşahede ve tevhid kavramları, giderek tasavvufi şiirin metafizik zeminini oluşturacaktır: Şair artık bir şey icat eden değil, kendisine geleni taşıyan kişidir.
2- Şiblî (k.s.) bu çizgiyi bir adım daha ileri götürür. Onun meşhur “İlmin dili ibâre, marifetin dili işârettir.” sözü aslında bütün İslam şiirinin poetikasını özetler. Çünkü Şiblî burada iki ayrı bilgiden söz etmektedir: a-İbâre açıklama ister; b- İşaret ise gösterir. Yani ibâre akla hitap eder, işaret kalbi uyandırır; ibâre bilgi verir, işaret nazar kazandırır. Bu sebeple Şiblî’nin yaptığı bu ayrım yalnız tasavvufun değil, İslam sanatının da temel ayrımıdır. Hat sanatından mimariye, musikiden şiire kadar bütün sanatlar büyük ölçüde işaret diliyle konuşurlar. Şebüsterî’nin gözü, dudağı, zülfü ve ben’i de işte bu yüzden vardır. Bunlar açıklama değil, işaret etmedir.
3- Attâr’a (k.s.) geldiğimizde bu işaret dili artık büyük bir eğitim sistemine dönüşür. Mantıku’t-Tayr’da kuşlar, Hüdhüd, Simurg, yolculuk, vadiler ve dağlar gerçek anlamlarıyla kullanılmazlar. Çünkü Attâr’ın derdi kuşları anlatmak değildir. O, insan ruhunun yolculuğunu anlatmaktadır.
Bu noktada Attâr ile Şebüsterî arasında çok derin bir akrabalık vardır. Attâr hikâyeyi sembolleştirir; Şebüsterî ise sembolü metafizikleştirir. Attâr’ın kuşları ne ise Şebüsterî’nin zülfü de odur; Attâr’ın Simurg’u ne ise Şebüsterî’nin yanağı da odur. Bunların her biri görünenden görünmeyene geçişin kapısıdır.
4- Bu büyük tasavvufi oluşumun gerçek teorik zirvesi hiç şüphesiz İbn Arabî’dir (k.s.). Çünkü İbn Arabî’nin düşüncesinde âlemin tamamı zaten sembolik bir yapıya sahiptir. Ona göre varlık, Hakk’ın isimlerinin görünmesinden ibarettir. Her şey bir tecellidir; bir ayet, bir işarettir. Dolayısıyla şiirin sembolik oluşu, yalnız şiire ait bir özellik değildir. Varlığın kendisi zaten semboliktir. Şebüsterî’nin: “Her ne görüyorsan bu kâinatta ayân beyân, / O cihân güneşinin bir aksi bil onu hemân” sözü de doğrudan doğruya bu metafiziğin şiir diliyle ifadesidir.
Buradan bakıldığında Şebüsterî’nin yaptığı şey daha net görünür. O, İbn Arabî’nin metafiziğini şiire tercüme etmektedir. İbn Arabî’nin “tecellî” dediğine Şebüsterî “yüz” der. İbn Arabî’nin “kesret” dediğine Şebüsterî “zülüf” der. İbn Arabî’nin “vahdet noktası” dediğine Şebüsterî “ben” der. İbn Arabî’nin “isimlerin zuhuru” dediğine Şebüsterî “göz ve dudak” der.
Bu nedenle de Gülşen-i Râz yalnızca bir şiir kitabı değildir; o Vahdet-i vücûd düşüncesinin manzum bir özeti olarak da okunabilir.
Burada asıl önemli olan husus, bütün bu sürecin bize edebiyat hakkında söylediği şeydir. Cüneyd’den Şiblî’ye, Attâr’dan İbn Arabî’ye ve oradan Şebüsterî’ye uzanan çizgide edebiyat, insanın kendisini ifade etmesi değil, kendisini aşmasıdır. Yani şair kendi benliğini büyütmez, onu şeffaflaştırır. Kendi sesini yükseltmez, hakikatin sesini işitmeye çalışır. Kendi dünyasını kurmaz, varlığın hakikatini okumaya yönelir. Bu sebeple İslam edebiyatının metafizik poetikasını tek cümlede tarif etmek gerekirse şöyle denilebilir: İslam şiiri, görünür âlemdeki işaretleri okuyarak görünmeyen hakikati dile getirme çabasıdır.
Bu tarifin içinde Cüneyd’in hâli, Şiblî’nin işareti, Attâr’ın sembolü, İbn Arabî’nin tecellîsi ve Şebüsterî’nin mazmunları birlikte yer alır. Ve böylece “Bizim edebiyatımız neydi?” sorusuna verilebilecek en kısa cevaplardan biri de şu olur:
Bizim edebiyatımız, insanın kendisini anlatma sanatı değil; varlığın içindeki ilâhî işaretleri okuma ve onları işaretlerle yeniden dile getirme sanatıdır.
Bu nedenle bizim şiirimiz bir temsil sanatı değil, bir tecellî sanatıdır; bir tasvir sanatı değil, bir nazar terbiyesidir; bir kurmaca değil, bir hakikat talimidir; estetik bir oyun değil, marifete açılan bir yolculuktur.
Son tahlilde Şebüsterî’nin Gülşen-i Râz’ı, Attâr’ın Mantıku’t-Tayr’ı ve İbn Arabî’nin Fusûs’u aynı büyük nehrin farklı kıyılarında durdukları hâlde, aynı suyun sesini işitmemizi sağlamaktadır.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.