NATO Zirvesi bitti.
Türkiye, mehterle, yeniçerilerle, atlı süvarileriyle içeriye ve dışarıya ders olacak muazzam bir karşılama töreni gerçekleştirdi. Ayrıca NATO Zirvesi, Batı’nın ruhunun bittiğini, o ruhun bu topraklarda fışkıracağı zamanı beklediğini gösterdi dünya âleme…
NATO Zirvesi’ni daha sonra yazacağım ama ben önceden başladığım Bosna Seyahatimize dair izlenimlerimizi talebelerimizin o leziz, sarsıcı ve zihin açıcı kalemlerinden paylaşmayı sürdürmek niyetindeyim.
Ayvazdede Şenlikleri vesilesiyle bir kez daha Bosna’da aldık soluğu MTO talebesi kardeşlerimizle Beytullah Yıldız ve oğlu Ömer kardeşimin fedakarâna çalışmaları neticesinde. Ayvazdede şenlikleri, bizi bize hatırlatan muhteşem bir ayna işlevi görüyor aslında. Bosna’nın Müslüman oluşunun 516. yıldönümü vesilesiyle bir grup MTO talebesiyle çıktığımız Bosna seyahatimize dâir izlenimlerimizi sizlerle paylaşmaya devam ediyorum.
Seyahat yazısını, tefekkür metnine ve çabasına dönüştüren makaleler bunlar.
Benzersiz bir tad ve lezzet alacağınız metinler.
Rumeysa Çetin ve Zehra Gündoğdu kardeşlerimizin birlikte kaleme aldıkları bu dördüncü makalelerinde Bosna tarihi ve kültürü üzerinden güçlü bir medeniyet okuması yapıyor ve esaslı bir medeniyet tasavvurunun nasıl geliştirilebileceğinin ipuçlarını veriyorlar.
Zihin açıcı okumalar ve seyahatler
İDEOLOJİLER LABORATUVARINDA BİR KİMLİK MANİFESTOSU
“20. Yüzyılın ortalarında Balkanlar, sadece coğrafi bir çatışma alanı değil, aynı zamanda yıkıcı modern ideolojilerin laboratuvarıydı. Bir yanda insanı mekanikleştiren, mukaddesatı reddeden komünist diyalektik materyalizm; diğer yanda ırkı ve kanı kutsayan faşizan totaliterizm...”
İşte bu boğucu atmosferde Mladi Muslimani (Müslüman Gençler), sadece fiziksel bir hayatta kalma mücadelesi vermedi; asıl büyük savaşı ontolojik bir kimlik mücadelesi olarak başlattı. Kendilerine dayatılan “köksüzleştirilmiş ve sekülerleştirilmiş Müslüman» profilini reddederek, İslam›ı dinamik, çağı okuyan ve entelektüel bir özne olarak yeniden konumlandırdılar.
“Bizler Müslümanız ve Müslüman kalacağız.” haykırışı, sadece duygusal bir refleks değil; Batı düşüncesinin krizine karşı Doğu’nun ruh köklerinden yükselen felsefi bir manifesto niteliğindeydi.
Komünist rejimin ağır baskıları, tutuklamalar ve idamlar, bu entelektüel damarı kurutmaya yetmedi. Aksine, zindanlar Mladi Muslimani için birer medreseye, düşüncenin rafineleştiği birer tefekkür merkezine dönüştü. İşkenceler altında bile korunan bu entelektüel birikim, yıllar sonra Bosna›nın bağımsızlık fikrinin ve «Doğu ile Batı Arasında İslam» felsefesinin entelektüel harcını oluşturacaktı.
Mladi Muslimani, Avrupa’nın ortasında unutturulmak istenen bir hakikati hafızalara kazıdı: Müslümanlar bu coğrafyanın “ötekisi” ya da geçici misafirleri değil; mimarisiyle, sanatıyla, düşüncesiyle ve sarsılmaz ahlakıyla Avrupa’nın ta kendisiydiler.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, onların bıraktığı miras sadece bir gençlik hareketinin tarihi değildir. Karanlığın en koyu anında, aklın ve ruhun teslim bayrağını çekmediği, zamanın ötesine seslenen felsefi ve manevi bir direniş abidesidir.
MEKANİK DÜNYADA FITRATIN RİTMİ
Saraybosna’nın kalbi Başçarşı’da, adımlarınızı yavaşlattığınız o an kulaklarınıza asırlık bir fısıltı çalınır. Bu fısıltı; medresesi, kütüphanesi, şadırvanı ve göğe yükselen saat kulesiyle sadece bir şehri değil, koca bir coğrafyanın ruhunu inşa eden Gazi Hüsrev Bey Külliyesi’ne aittir.
Kuruluşundan itibaren Balkanlar’da İslam medeniyetinin entelektüel ve manevi lokomotifi olmuştur. Külliye bünyesindeki medrese ve kütüphane, Doğu ile Batı arasında köprü kuran alimlerin yetiştiği birer bilim yuvasına dönüşmüştür. Savaşların, imparatorlukların yıkılışının ve modernitenin getirdiği büyük dönüşümlerin ortasında bile bu yapı, Saraybosna’nın Müslüman kimliğini ayakta tutan en sağlam sığınak olarak kalmayı başarmıştır.
Külliyenin en çarpıcı ve derinlikli parçası, şüphesiz hemen yanı başındaki o meşhur saat kulesidir. Bu kuleyi dünyadaki modern benzerlerinden ayıran şey, saati güneşin batışına, yani ay takvimine göre ayarlamasıdır.
Batı’nın dayattığı mekanik, standartlaştırılmış ve insanı üretime köleleştiren “seküler zaman” algısına karşı bu kule; ibadetin, doğanın ve fıtratın zamanını koruma gayretidir. Burada zaman, insanın fabrikasyon döngülere teslim olduğu soğuk bir kavram değildir; aksine, kozmik düzene, güneşe ve aya göre nefes alan canlı bir organizmadır.
Gazi Hüsrev Bey Camii, modern insanın durmaksızın koşturduğu o illüzyondan sıyrılıp, ruhun arındığı ve zamanın adeta durduğu o mukaddes noktayı temsil eder.
BİR ADIM, İKİ EVREN
Saraybosna’nın tam kalbinde, Ferhadiye Caddesi’nde yürürken ayaklarınızın altında mermer bir şerit ve üzerinde tek bir cümle görürsünüz: “Sarajevo Meeting Point of Cultures”: Saraybosna: Külelerin Buluşma Noktası.
Bu çizgi, sadece iki farklı taş işçiliğini ayıran coğrafi bir sınır değildir; zaman, mekân ve insan tasavvurunu tek bir adımda altüst eden ontolojik bir eşiktir. Bir adımla Osmanlı’nın ahşap, samimi ve organik Doğu’sundan; Avusturya-Macaristan’ın taş, rasyonel ve heybetli Batı’sına geçersiniz.
Normal şartlar altında, taban tabana zıt bu iki evren tasavvurunun aynı sokakta, milimetrik bir çizgiyle kesişmesi mimari ve kültürel bir şizofreni oluşturmalıydı, aslında. Ama öyle olmadı. Tevhid, hepsini kucakladı. Benzeri olmayan bir müdahaleydi bu tarihe Osmanlı medeniyetinin gerçekleştirdiği.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.